20 Eylül 2017 Çarşamba

Kadir YAVUZ / Ajans32

12. Kitabım “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA” Çıktı…

30 Mart 2015 Pazartesi 17:07

Gönül isterdi ki, 2014’te olduğu gibi yine sizin karşınıza 2 kitapla çıkayım. Nasipten öte şey olmazmış, derler ya, doğrudur.

Yıllardır Isparta’da adeta kumda debelenir gibi debelenerek yazmaya çalışıyorum. Büyük bir özveriyle, karşılıksız, amme hizmeti; ajanslara, mahalli gazetelere yazı yazışım. Doğrusu, hiçbir şey beklemedim, beklemiyorum; ama, ifadelerime yakın bir duyarlılık belirtisi olmaz mı? O kadarcık bir şey beklemem yanlış mı?

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesinin hazırladığı ve İstanbul Belediyesinin katkılarıyla ortaya koyulan bir tebliğler kitabının ilk sayfalarında, Dursun Gürlek, anlatmak istediğim manaya yakın güzel bir ifade kullanmış. Şöyle diyor, Dursun Gürlek: “Hz. Mevlânâ’nın şöyle bir sözü var ‘Padişahların saltanatları tabuta girdikleri gün sona erer, biter fakat bizim saltanatımız kıyamete kadar devam edecektir.’ Buyuruyor. Bugünde memnuniyetle görüyoruz ki, 700 seneden fazla bir süre geçtiği halde yine Mesnevi okunuyor, yine Hz. Mevlânâ’dan bahsediliyor, yine en çok satılan kitaplar arasında Mesnevi’yi, Divan-ı Kebir’i ve diğer eserlerini görüyoruz. Belli ki, kıyamete kadar da bu böyle devam edecek.

Malumunuz insanın iki ömrü vardır, birisi ‘ömrü tabii’ dediğimiz hepimizin 30, 40, 50, 60 bilemedin 100 senelik ömrü, vefat edince bu ömrümüz bitiyor. Eskilerin deyimiyle bir de ikinci ömrümüz var ‘ömr-ü sani’ bu da eser bırakanların ömrüdür. Bu eserlerden insanlar istifade ettikleri sürece ikinci ömürlerini yaşıyorlar. Hz. Mevlânâ’da ikinci ömrünü yaşıyor.” Diyor.

Burada Dursun Gürlek’in yazısına veya söyleşisine ara verelim. Gelelim, zor şartlar altında, anlaşılmadığımız, dinlenilmediğimiz, doğrusu ödülde beklemediğim bir ömrü ifa ediyorum konusuna... Bir eserin basımının ne kadar zor olduğunu kitap basan, bastıran biri bilir; biz Anadolu yazarları, gönüllü birer nefer olarak hizmet verdiğimizden, işi yürütemeyiz ve sponsora başvururuz. O da, çok zor çıkar.

Kitabın, yazarın değerinin olmadığı ülkemizde sadece hayal ürünleri romanlara ve o romanların yazarlarına zirveler yaptırılmış bir ortamda; denemenin, denemecinin itibarının olmadığını o nedenle yüzümüze ‘kusura bakmayın’ deyip, ters yüz edildiğimiz gerek bakanlık bünyesinde, gerekse yayınevleri cephesinde, destekten mahrum, şahsi gayretlerle ölmeden ölüyoruz.

Her şeye rağmen yılmadan yaşamıma devam ediyorum. Gece gündüz araştırıyorum, okuyorum, yazıyorum. Böylesi bir durumda, yine de bazen ‘bir dost’ elimizden tutuyor, bize destek oluyor, sponsor oluyor, kitabımızın basımına katkıda bulunuyor. 13 yılda, 12 kitap ve sadece iki üç sponsor kazanmış olsam bile sevinçliyim. Mutluyum. Mutluluktan uçuyorum. Bizi anlayanların olduğu birileri hâlâ var, demek ki yaşıyoruz, ölmemişiz, diyorum. Sevincim ondan!

Bir kitabım daha basıma hazır! Belki ona da birileri el atar, onu da bu yıl çıkarırız. Ama hayırlısı olsun, diyorum. Geç olsun, güç olmasın.

Ben şunu savunuyorum. Bir şeyler yapmak, yapılmış tahribatları belki bir çırpıda yok etmek mümkün değildir ama en azından asgariye indirmek, hatta durdurmak fikrim. Çok zaman bunu şöyle dile getiririm: Ülkemiz üzerinde en az 150 senedir, kültürel, ahlaki bir yozlaşma faaliyetleri var. Hasbelkader kendi çabamla bu dejenerasyonun önüne geçmek düşüncesindeyim. Ben, bunu kendime misyon edinmişim. Ömrümün sonuna kadar bu görevi ifa etmeye çalışacağım.

Denemede, parmakla gösterilecek bir yazar olduğumu söyleyen, değerli ilim adamı, âlim, şair ve araştırmacı yazar Murat Yüksel’in “Güncele Yakın” kitabımın sunuşundaki ifadesinde: “Dostum Kadir Yavuz, “akl-ı selîm” ve “kalb-i selîm” sahibi bir deneme ustasıdır. Türkiye’de çağımızda yetişen en büyük deneme ustalarından biridir. Bunu Dört dil bilen, Türk, Arap ve Fars edebiyatlarında uzman olan ve 200’e yakın kitaba

imza atan bir ilim adamı ve edebiyatçı olarak bilerek ve ne dediğimin farkında olarak söylüyorum.” Der.

Bu sözle övünmüyorum. Şımarmıyorum. Sırnaşmıyorum. Dönem dönem Ankara’ya, İstanbul’a giderim, gazetelere, yayınevlerine kitaplarımı veririm; denemeciyi bulurum, kitabıma bakar, satır aralarına dalar, ‘İşte deneme bu!’ der, dediğini duyarım.

Ben ayrıldıktan sonra kör olurlar, sağır olurlar, dilsiz olurlar sanki! Ne arayan, ne soran! Birinin ününü alma düşüncem yok! Asla öyle bir ahlaksızlığa teşebbüs etmem, edemem. Aile terbiyem, ahlaki yapım, inancım buna müsaade etmez zaten. Dediğim gibi, dile getirdiğim şeyleri, onlara da sözlü olarak söylerim. İnceleyeceğiz, size döneceğiz diyenlerden bazıları küçük bir cümleyle dönüyorlar, bazıları da dönmeye hiç tenezzül bile etmiyorlar. Misyonum belli, belirtmiştim, onlara da defalarca söylemişimdir.

Erhan Yazıcıoğlu’nun ifadesini bir televizyon kanalında konuşurken duydum. Hemen not aldım. Dediğine katılıyorum. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Erhan Yazıcıoğlu, “Sanatın, sağı solu yoktur” diyor. Diyor da, nedense hâlâ sanatı sağa sola bölmeye, sanatçı ayrımı yapmaya çalışanlar var. Ve bir de, şu acı gerçek var; sağcı sanatçı pek ilgi alaka görmüyor. Ama sol yazarlar, sahipleniliyor. Ödüller veriliyor, yayınevleri eserlerini basmak için sıraya giriyorlar.

Sağ veya sol ayrımı yapmak istemiyorum. Hep kaçmışımdır, bu ayrımdan, ayrımcılıktan! Ancak, belli bir kimliğim var, beni ben yapan değerlerim var. Benim için kutsal değerler var. Din, namus, vatan, millet!

Allah, din, inanç dediğinde zaten sol öcü görmüş gibi senden kaçıyor. Peki sağdaki onca gazeteler, dergiler, onca yazarlar, dernekler, akımlar, cemaatler; onlar niye sahiplenmiyor. Aynı fikirlerin, aynı düşüncelerin, yani kısacası yabancı bir sözcük ama aynı misyonun savunucuları değil miyiz?

Ya onlarda, bir sıkıntı var, ya da ben de! Doğru mu?

Bir solcudan daha çok, Yaşar Kemal’i, Kemal Tahir’i, Fakir Baykurt’u, Nazım Hikmet’i okumuşumdur. Birçok sağcıdan çok, ünlü düşünürleri, Cemil Meriç’i, İsmet Özel’i, İmam-ı Gazali’yi, Said-i Nursi’yi, Necip Fazıl’ı, Mehmet Akif’i, Mehmet Kaplan’ı, Ahmet Kabaklı’yı, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Peyami Safa’yı, Ömer Seyfettin’i okumuşumdur. Birçok yabancı yazar hayranlarını, çoklarından fazla mesela, Viktor Hugo’yu, Dostoyevski’yi, Maksim Gorki’yi, Tolstoy’u, Emile Zola’yı, Balzac’ı, Monteigne’i okumuşumdur.

Ve hâlâ okuyorum. ‘Oku!’ emrini idrak ettiğim günden beri okuyorum.

48 yaşında, birikimlerimi yazmaya ve yazdıklarımı kitaba dönüştürmeye başladım. Bugün 12. Eserim olan “Çığlık Çığlığa” kitabımın haricinde 32 eserin üzerinde bir çalışmam var. Isparta’nın plakası olan 32’yi yakalamış bulunuyorum.

Allah ömür verirse bu eserlerimin tamamını yayımlayacağım.

Milli ve manevi değerlere bağlı biriyim. 150 yıldan beri Müslüman Türk milletine karşı girişilen kültürel ve ahlaki dejenerasyon faaliyetleri karşısındaki yozlaşmayla başlayan bozulmaya, dur demeyi misyon edinmiş bir neferim. Son nefesime kadar bu uğraşı içinde olacağım. Bir fert olarak düşünün; vatanını, milletini, dinini ve namusunu korumaya çalışan dürüst bir vatandaş! Hani denilir ya, sağduyulu vatandaş… Sade vatandaş.

Ortalığın karışmasını fırsat bilen, küpünü doldurmaya çalışan, servet peşinde koşan; vatan, millet, din, iman diye bağıran, darda kaldıklarında, ülkesini terk eden, yurt dışına kaçanlardan olmadım asla da olmam… Olamam.

12. kitabım “Çığlık Çığlığa” bu savaşın çığlıdır. Ülkemiz insanını yakan ateşin kıvılcımlarının çığlıdır. Bizim ülkemizin, komşu ülkelerimizin, bizim şehirlimizin, mahallelimizin çığlığıdır.

Bir sestir “ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA” Duyun o sesi lütfen! Siz, siz olun o sese sahip çıkın.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR