20 Eylül 2017 Çarşamba

Kadir YAVUZ / Ajans32

40 Dakika Kala…

03 Eylül 2013 Salı 11:30

Metropolden bir dostumla cep telefonuyla tam 40 dakika konuşmuştuk. Ertesi günü, Halil Hamit Paşa İl Halk Kütüphanesindeyim. Akşamüstüydü. Saate baktım, kütüphanenin kapanmasına tam 40 dakika var. Elime aldığım Mehmet Çınarlı’nın 3 şiir kitabından birine başladım.



Bir yandan not alıyorum, birbirinden mükemmel şiirlerden; bir yandan da tesirinde kaldığım şiir kitabını bitirmeye çalışıyorum. Aslında alıp eve götürme imkânımda var ama nedense o an hiçbir şey düşünemiyorum, o şiirlerden başka! Alabilirim de, 3 kitap zaten eve götürmüş durumdayım. Bugün şart mı, yarın da götürebilirim? Neyse, ben kararlıyım. Bu 40 dakikayı değerlendireceğim. 40 dakika dolmadan hem not aldım, hem de kitabı okudum. Kütüphane görevlisi, kapatacağız arkadaşlar ikazında bulunduğu an ben kitabı kendilerine uzattım.

O günden sonra 40 dakikalık bir zaman bulamadım ve hâlâ Mehmet Çınarlı’nın diğer iki kitabına bakamamış durumdayım. 3 kitabı da, eve getireceğim… Üzerinde çalışmalıyım. Duygu ve düşüncelerinin derinlerine inmeliyim. Ben, o gün 40 dakikada kitaba baktım ama yazarı henüz şiirlerin arasında, net göremedim. Zaman kısıtlı diye çabuk davrandım, belki çok önemli bir yanını gözden kaçırdım… Olamaz mı?

Bir şiirinde, bazen benim yaptığım ağladığım ama gözyaşlarımı içime akıttığım şeyi onunda yaşadığını yakaladım, mısra aralarında… Bakın ‘Ömrümüz Ayrı Geçse De’ şiirindeki gibi…

“Sessiz sessiz akıtırım içime gözyaşlarımı;

Uzansam ellerim kopar, söylesem kesilir dilim.

 

Ruhum öyle bir zindanın içine kapatıldı ki:

Güneş uzaklarda kaldı, karakış oldu dört mevsim.”

Gözlerim 40 dakikaya kilitlenmişti, şimdi şairin gözyaşlarına kilitlendi; nasıl bir cehennem yaşattılar ki, bu dünya sıkıntılarından, dünyanın kahrından daha ağır ne olabilir ki, yaşadığı o azap, dört mevsimi karakışa dönüştürecek, tek mevsime çevirecek… Ne yazı, ne ilkbaharı, ne kışı ve ne de sonbaharı bilecek… Ne olmuş olabilir ki?

Anlayabilmek için şiirin şeklinden çok onun o şiiri yazdığı güne yani o tarihe inmek gerek. Biz, bunu yapmıyoruz, ne yapıyoruz; şiirlerin şekilleriyle uğraşıyoruz, vezniyle, kafiyesiyle… Evet, şiir için mutlaka çok önemli ama ne olur, şu bilinmeyen zamanlara da bir dalın.  

Ben, hâlâ o 40 dakikadayım. Bu da, benim takıntım. Bir şeye kilitlendim mi, ondan kolay kolay sıyrılamıyorum. Bu 40 dakika misalini bir yerden çağrışım yapıyorum ya, neredendi? Düşünüyorum, düşünüyorum ha neredendi; hatırıma geldi, buldum sanki.

Dershanede kayıt yaparken öğrenciye tembihim o yöndeydi… Bir dersin, 40 dakika oluşu üzerinde çok dururdum. Neden 40 dakika? Ondan sonrası uzatıldığında o 40 dakika içindeki öğrendiklerini de unuttururmuş, derdim. Aman benim tavsiyem dersi derste öğrenin ve o 40 dakika kendinizi tam derse verin. Teneffüse de, mutlaka çıkın.

Gençleri yüksekokullara hazırlarken çıplak beyinlerle hazırlıksız bir yere gönderdiğinde sonra onu kazanmadan kaybettiğini görüyorsun. Arkadaş, arkadaşlık, sosyal ilişkiler ve bazen de dar çevreden gelip, o serbest hayatın içine dalanların; ya inancından olduğu, başka inançların peşine düştüğü, ya da uyuşturucuya düştüklerini görmekteyiz.

Her iki şer cephesi de, ağzını açmış tetikte bekliyorlar. Avrupa’da, Amerika’da özellikle Türkler üzerinde yapılan bu faaliyetlerin sonuç alınmasında en büyük faktörü de, kiliseler yapmaktadır.

Kilise, sosyal arkadaş ortamını sağlıyormuş. Türkiye’den Amerika’ya gezmeye giden bir bayan gittiğinde, arkadaş bulabilmen için kiliseye git, hem Türkiye’den gelenlerle tanışırsın, hem de kendine yakın olan arkadaş bulursun, demişler.

Dünya ne kadar küçük, derim ya bazen onu bizzat yaşadığım şu olay maalesef bir kilise de olmuş. O da, gitmiş bizim yeğenle orada tanışmış. Yeğenim aradı ‘Dayı, Isparta’dan bir arkadaşla tanıştım, çok şeker! Size de, bir paket gönderiyorum, filan yerde çalışıyor, gidip tanışırsan sevinirim.” Dedi. Aylar sonraki bir ziyaretimde, bu tanışmalarından bahsettiğinde şaşırmıştım. Gerçi şaşıracak bir şey yoktu. Aslında bu görevi, camilerin yapması lazım değil mi? Biz, neden yavrularımızı kiliseye gönderiyoruz. Neden, orada buluşuyorlar. Bizden kaynaklanıyor sanki! Biz camileri, sıcak birer yuva olarak göstermedik. Sadece namaz kılınan yer oldu, o camiler. Namaz için açıldı, namaz sonrası kilitlendi. Yan yana gelinemedi, camilerde! Dışarıdan gelenler, camide ağırlanmalı. Misafir edilmeli. Orada kucaklamalı, sarılmalıyız.

Camiden çıkan Müslümanlar birbirleriyle görüşmeden alelacele dağılıyorlar. Girerken, çıkarken selamlaşan insanlara yanlış mesajlar veriliyor. İnsanımız ürkütülüyor. Camiye gerek çocuklar, gerek gençler, gerekse yetişkinler korkuyla girip, çıkmamalı… Evine girdiği rahatlıkla, girip çıkmalı.

Oralar hiç kimseye tapulu değil! Allah’ın evidir, camiler! Müminler yan yana gelsin, birbirlerinin halını hatırını sorsun; gelmeyenlerinde, dertlerinden haberdar olsun, diye gelmeyenleri arayacak, soracak imamlar olacak. Cemaatinden ‘Bugün filan gelmedi, acaba rahatsız mı?’ diyeceği bir gün dostluk, arkadaşlık ilişkilerinin artacağı gün, işte o gün kiliselere çocuklarımız ihtiyaç duymaz, sanırım.

40 dakikayı geçti mi, yazdıklarım… “Çok uzattım, ne bileyim şimdi çok uzun yazmışsın Hoca’m, ben nasıl okuyacağım bu uzun yazıyı!” diyen çıkabilir.

Uzatma, diyen sen değil miydin? Yanlış mı, hatırlıyorum yoksa!

 

Yok, yok! Merak etme… 40 dakika değil, taş patlasın 4 dakikanı alacağım, o 4 dakikanı da Allah rızası için bana ayır, lütfen.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 4 yorum yapıldı.
    YAZARLAR