20 Eylül 2017 Çarşamba

Kadir YAVUZ / Ajans32

Ah Alamanya Alamanya…

02 Temmuz 2014 Çarşamba 17:51

“Belimin ağrısından gözlerimden yaş geliyordu… Kendimi tutamıyorum, ağlıyorum. Ağlaya, ağlaya kaç defa öyle belimin ağrısıyla çalıştığımı bilirim.” Diyordu, Osman Ağabey.

Almanya’ya işçi olarak gitmiş, yıllarca Almanların sert muamelelerine maruz kalarak çalışmış, bir Almancıyla dertleşiyoruz. Sıra dağlar ardında bir ülkeye yani gurbet ele gidenlerin yaşadığı müşterek çile… Almanya!


Bir ömür kaynak yaparak geçirdiği ne kadar belli! İstanbul’da gemi tersanesinde kaynak yaparken ve hem de çok iyi bir ustayken arkadaşlarının zifirine girmeleri sonunda Almanya’ya gitmeye karar verir. “Gül gibi işim vardı… İstanbul’da gemi tersanesinde kaynak yaparken, herkes benim çalışmamı hayranlıkla izlerdi. Nedir, bu kadar çalışıyorsun? Kendini bu kadar yoruyorsun? Aklından zorun mu var? Engel olurlardı, hızımı keserlerdi, sık sık sigara molası verirlerdi. Almanya’ya gittiğimde orada da bir numaralı kaynakçı oldum. Kaynak yaparken yorulduğum bir gün, bir sigara yaktım. Başıma dikilen Alman Ustabaşı ‘Hey Türk! Ne yapıyorsun sen?’ diye bağırdı. Ben gayet sakin bir dille ‘Ne olacak… Bir sigara yaktım, az bir şey dinleneceğim’ dedim. ‘Olmaz, kalk işinin başına geç çalış. İş yaparken sigaranı iç! Öyle dinlenmek yok. Çalışacaksan hakkıyla çalış, çalışmayacaksan kapıda bu işi yapmak için bekleyen çok adam var.’ Dedi.”


Kaynak yapmaktan gözleri o hâle gelmiş ki, göz kapakları şişmiş, daralmış kapak aralarından beni zorlayarak görüyor. Arada bir açsa da, anlatırken yeniden kapaklar kapanıyor. Duygulu anlar yaşıyorum. ‘Barbar Türkler!’ sözüne geldiği bir an oldu. Göz kapakları açıldı, gözleri yerinden fırlayacakmış gibi oldu. ‘Bir gün yine belimin ağrısı beynime vurmuştu. Olduğum yere yığıldım, kaldım. Hey sen Osman, ne yapıyorsun? Mola vermek yok. Çalış.’ Diyen Alman’a ‘Belim çok ağrıyor… Biraz dinleneyim’ deyince ‘Barbar Türk! İşiniz gücünüz dinlenmek. Bak koyarım kapının önüne… Gider, evinde dinlenirsin.’ Deyince, elimdeki çekici ayağının tam önüne olanca kuvvetimle bir vurdum ki, yerden ateş çıktı. ‘Yeter artık… Vicdansızlar. Ben hakkıyla çalışıyorum. Belim ağrıyor, diyorum. Nasıl insanlarsınız siz ya! Çalışmak, çalışmak, çalışmak… Bu kadar üstüme gelme, öldürürüm seni!’ dedim.


Oradakiler şimdi ‘Çavuş, Osman’ın çıkışını yaptırır’ demişler. Ama hiçbir şey olmadı. Çünkü benim iyi bir usta olduğumu bilmeyen yoktu.


Yıllar sonra emekli olan Osman Ağabey’in çocukları da Almanya’da! Hâlâ oraya gidip geliyor. ‘O gün, bizleri çalıştırmak için onca işçi alan Almanlar, şimdi defolun gidin ülkemizden’ diyorlar. Niye? İşleri bitti, nasılsa! Düze çıktılar.


‘Almanya’da çalıştığımız kadar bizim ülkemizde çalışsak Dev bir Türkiye oluruz. Onca gurbet çilesi de, çabası! Gurbet neymiş, gelin bana sorun! Anlatayım.’
Diyor.


Almanya’da çalışan birçok işçiden ‘gurbet’ illetinin ne denli acı verdiğini, onunla yaşamanın zorluğunu bizzat dinlemişimdir. Bir de, Almanların o ağır hakaret içeren sözlerini de, birçok defa duymuştum. Bu kadar bizim işçimize ihtiyacı olan bir devletin yandaşlarının onca hakaret etmelerine de, şaştığımı hatta hayret ettiğimi belirteyim.


Bir zaman büyük bir hayranlık duyardık, Almanya’ya karşı! Bizden işçi alışından dolayı mıdır, cihan harbinde beraber olduğumuzdan mıdır, nedir; tam çözememişimdir. Dünya kupası maçlarında Almanya’yı desteklerdik. Şu da kesin bir şeydir ki, Almanya’da çalışan işçi sayımız diğer ülkelerin işçi nüfusundan kat kat fazlaydı.


Ah Alamanya Alamanya!


Bizim henüz bıyıkları çıkmamış ama güçlü kuvvetli delikanlılarını o günlerde iyi çalıştırdılar… Hem de ne çalışma! Alman doktorların, konsolosluklarda; işçilerimizi, dişinden tırnağına kadar kontrol ettikleri, sağlıklı olup olmadıklarını muayene edip ‘sağlıklıdır’ raporu vererek ancak vize aldıklarını bilmeyen vatandaşımız yoktur.


Bütün bunları yaşamış, Trabzonlu şair ve yazar Ruhi Türkyılmaz’ın ‘Tadında Anlattılar’ kitabındaki ilk yazısı olan ‘Benim Gurbetim’de o günü ve yaşadıkları acı dolu gurbet öykülerini dile getirmiş… Hem de, ne dile getiriş. Okurken yüreğin parçalanmasın, dayanabilene aşk olsun.


“Bir güz sabahında başladı gençlik serüvenim. Adımlarım ileriye, aklım geri gidiyordu. Kendimi batıya giden doğu ekspresinde buldum. Trenin vagonları, Alman doktorların seçerek aldığı güçlü gençlerle tıklım tıklımdı. Ağırdı trenin yükü. Altmış yedi vilayeti, yedi bölgeyi, sanki koca Türkiye’yi gözyaşlarıyla birlikte almıştı sırtına… Gurbetin yoluna girmiştim.

… Tren İstanbul’un Sirkeci Garı’ndan ayrılış sirenleri çalarken, yüreğimde ilk acıyı hissettim. Meriç Nehri’ni geçerken, ikiye katlandı acılar.

… Hepimiz aynı hüzünle doluyduk. Çoluk çocuk, ana baba, bağ bahçe ve koca bir vatan bırakmıştık geride…

… Gurbet treninin uğradığı her ülkede kimlik soran polislere; titrek eller ve korkulu bakışlarımızla pasaportlarımızı uzatıyorduk…

… Nereye gidiyorduk, kimlerin yurdunda ter dökecektik? Anadilimiz Türkçe’den nasıl ayrılacaktık? Bakkaldan yumurta isterken tavuk gibi ötüp, süt isterken inek sağan kişi mi olacaktık? Ne yiyip, ne içecektik? Kim kaynatacaktı tarhana çorbamızı? Var mıydı orada selam getireceğimiz bir insan? Yoktu; bunların hiçbiri yoktu be kardeşim. Bu yol gurbet yolu, son duraksa, gurbetin ta kendisiydi.

Genlerimizle sınır ötesindeki yurtlara taşıdığımız ve geleneklerimizde yüzyıllar boyu şekillenen bir yığın karmaşık düşüncelerle Almanya’ya girdik. Vagonlar, güneyden kuzeye doğru boşanmaya başladı…

… Yaptığına bin pişman olsa da, tüm yurt dışında çalışanlar, Almanya’da yabancı, Türkiye’de Almancı damgasından bir türlü kurtulamadılar. İki ateş arasında kalan gurbetçiler, ölmediler aldıkları dil yaralarından… Ölmediler düştükleri gözlerden… Ancak benim gurbetim başkaydı.

… Baktım ki; ana kucağı gibi yaban el sıcak değil, kahrını çeken bilirdi, gurbet oyuncak değil; ona karşın tedbirli olmalıydım…

… Yaban ellerde bedenimin yıpranmasına pek karşı koyamadım. Ancak kimliğim göğüs cebimi delmedi. Onu yıpratmaya yetmedi gurbetin gücü. Bu anlamda benim gurbetim, sanıldığı kadar zalim değildi. Kimi zaman onun ateşinde yansam da, kimi zaman, gurbete sevdalandım. Bunu bir şairimiz ‘acıyı bal eyledik’ diyerek dile getirir. Benim gurbetim de öyle… O bana her yıl bavul dolusu giysiler katlamayı, başka dünyalarda, başka kültürlerle barışık yaşamayı öğretiyor. Yurtsuzluğun acısını, Anadolu toprağını, öyküsünü, türküsünü, sevecen ve paylaşan insanlarını, bir başka sevdiriyor bana…

… İşte bu gurbet, yarım yüzyıla yakın bir süredir benimle yatıp, benimle kalkar oldu. Koynumda büyüdü. Her sabah başka bir serüvenle doğdum ufuklardan. Özlemiyle yanar, gözlemiyle donanır oldum…

… Giderek yaban eller gurbet olmaktan çıkıyor. Biliyor dönüşün yaklaştığını… Ben bitiyorum, o bitmiyor. Bavulla geldiğim yerden, sandıkla döneceğim zamanı bekliyor.

… Biter bu özlem, biter gurbet” diye bitiriyor sözlerini… Acıları diniyor mu, gurbet bitiyor mu? O sanki bitmiyor. Asıl ondan sonra başlıyor. Asıl vatanında ana baba, gurbet hayatında çoluk çocuk, oranın kültürüyle büyüyüp, orayı bırakmayan yeni yetme bir neslin arasında gidip gelmeler başlıyor. İşte o zaman gurbet yeniden başlıyor. Acıydı zaten, acıtan acılarla dolu bir gurbet… Biter mi, böylesi bir gurbet! Bitmez.


Daldığım o dünyadan sıyrıldım. ‘Ah Alamanya Alamanya’ dediğimi, derinden bir iç çektiğimi hatırlıyorum… Ondan sonrasını hatırlamıyorum. Bir zaman geçmişti ki, yüreğime taş bastım o an. Bir türkü sesi duydum, derinlerden geliyordu. Almancıların öyküsünü anlatıyordu sanki! Verdim kendimi türküye…

“Gurbet elde boynu bükük ağlarım…”

Sustum, dinledim… Sadece dinledim. Yalnız türkünün ardından son bir defa daha ‘Ah Alamanya Alamanya’ dediğimi hatırlıyorum.        

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR