20 Eylül 2017 Çarşamba

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Ah Demek

17 Aralık 2015 Perşembe 10:50

Tarihi cami, her ikindi olduğu gibi üç saf cemaatle namaza durmuştu. Üst katta hanımlar bölümünden tıkırtılar duydu hoca. Namazdaydı, selam verince bakarım diye devam etti. Sünneti bitirdiler, kulak kesildi, ses yoktu. Pencerelerden biri açık kalmış olmalı diye düşündü. Farz için ayağa kalktılar, hoca tekbiri aldı, Allahu Ekber sesine güçlü bir ses karıştı. Sanki bir sandalye devrildi üst katta.

Hoca okuyordu ama yüreğine sıcak bir şey dokundu. Acaba hanımlar kısmında yaşlı biri vardı da fenalaştı mı, veya veya... Bir sürü kötü senaryo kafasında dolandı. Hayatının en uzun farzıydı, en kısa sürelerle, en hızlı şekilde tamamladı. Selam verir vermez, cemaatinde huzursuz olduğunu fark etti. 
 
Hep beraber içerideki merdivenlere koştular, ne var ki kapı kilitliydi. Hocanın içindeki acı, tarifsiz bir ateşe dönüşmüş tüm göğsünü yakıyordu. Aşağı indi caminin dışına çıktı, cemaatten genç olanlarda onunla beraber telaşla koşuyorlardı. Hepsi de dilini yutmuş gibi sessizdi. Hoca dış merdivenlerden çıktı kapı yine kilitliydi, yüreği alev almıştı, geriye çekilip olanca gücüyle kapıya yüklendi, bir iki omuz darbesinden sonra, yaşlı caminin eski kapısı ardına kadar açıldı. 
 
Hoca öylece durdu. Zaman öylece durdu. Ömür, hayal, tat, nefes, yarın, umut, neşe. Her şey o anda durdu. Arkadakiler bir ara donduktan sonra, hocanın kollarına girip içeriye yere bıraktılar onu, sonra cep telefonlarına sarılıp, yardım istediler. Hanımlar kısmının girişinde, vantilatör taşıyan büyük demir halkaya, kalınca bir iple, kendini asmıştı, hocanın yirmi yaşındaki oğlu...
 
Bazı acılar, emsali diğer acılardan daha fazla yakar. Ölüm gence büyük görünür, çok daha geniş alana yayılır acısı. İntihar ise ölümün, öldürücü acısını bırakır tap taze. Cezadır, hiç bitmeyen. Cezadır kalanlarda hiç bir şey bırakmadan bitiren. Ölüme, hastalık, kaza veya başka bir şekliyle keşke dedirtendir. 
 
Ölüm sevilir, özlenir, istenir, tasavvuf ehli, evliya, eren ve Allah aşıklarınca. Öyle ki Mevlana (ra) şebi aruz, vuslat gecesi demiştir. İbrahim (as) a Azrail (as) gelince, hiç dostun canını dostu alır mı diye sızlanır. Azrail (as) da, hiç dosta kavuşmaktan, dost çekinir mi buyurur. Buna rağmen efendimiz, hiç bir zaman ölümü dilemeyi, ne kendisi için ne de başkası için ölüme dua etmeyi uygun görmemiş, men etmiştir. Sebebi Allah'a kavuşmak isteği ve aşkı olduğunda bile. 
 
Zor zamanlardayız. Gerçekle hayal çizgileri kalkmış. Hayalin içinde çok zaman geçirince, gerçeğe dönmeyi unutur olmuş gençlik. Sanal dünyanın süratini, gerçek yaşamda tutturmak mümkün değil. Oradaki sınırsızlık, güç, ahenk ve ihtişam, gerçeği kabullenmeyi unutturuyor. Öğrencilerimden biri, " ne olurdu sanki, yemek yemek zorunda olmasak ve lavaboya gitmesek." demişti. 15 Yaşında, bunu bir hayal olarak değil, olmasını istediği bir dilek olarak söylüyor. Onun için zaman kaybı oluyormuş. 
 
Beyinlerimiz, on milyar sinir hücresi ile örülü, tek hata yapmadan her baktığını görüp ayırt ediyor, her sesi seçip kayıt ediyor, her kokuya ait bir depo oluşturup karıştırmıyor. Bunlar gerçekleri tadını çıkara çıkara yaşamak için. Sadece gözün yanılmalarından, ruhun uyuşmalarından ibaret bir hayata sığmak, haps olmak için değil.
 
Her gün yeni ürünlerin göz önüne değil, alt beyne servis edildiği, sahip olan kişinin, saadetin son noktasına ulaşmış tavrı ile lanse edildiği, modeli düşük ürünün sahibini sosyal alanda hiçleştirdiği bir zamanda, kim nasıl ve niçin yaşıyor anlamak mümkün değil. 

Uykusuzluk probleminin kaynağında, beynin ayrıştırma ve dinlenme durumunu kabul etmeme yatıyor. Uzak yakın bütün hesap ve hayaller bir biri üzerine yığılıyor. Uykuya geçememek zor bir aşama, geçince de alt beyni yenip dinlenmek savaşı başlıyor. Karmaşık rüyalar, bölünen uykular, yorgun zihin ve beden. Peş peşe gelen hatalar, iş atlamalar, başarısızlıklar, heyecan, panik, öfke. 
 
Uykusu bozulanın her şeyi bozulur. Sanrılar, hayaller, korkular. Tadını uçlarda yaşadığın hayal alemi, ayaklarını yerden kesen sanal demlenmeler, hırslanıp kilitlendiğin amansız istekler, önüne şişe şişe ilaç olarak diziliyor. Eğer iraden iyi, aklın hala başındaysa, tutunup en sağlam, en sıcak, en yakın gerçeğe ayakta kalıyorsun. O da yoksa, aklını senden uzak tutan maddeler geliyor. Ya dumana salıyorsun kendini veya bardakların dibini görüyorsun ölçüsüzce. O da fayda vermemişse, musallada araladığın yorgun gözlerle kim gelmiş, kim gelmemiş içinden içinden yanıyorsun. 
 
Sıkılmak, sızlanmak, doymamak. En ciddi alarmlar. Uğraşın yeterli değilse kapasitene sıkılırsın. Yaşadığını yeterli bulmazsan kendine, sızlanırsın. Neye ulaşırsan ulaş, tatmin olmuyorsan aç kalırsın. Beden iki lokma, üç dokunmayla doyar, aç olan ruhun ise giderek çoğalır. Bedenin açlığı halsiz, mecalsiz, ruhun açlığı ise durdurulmaz, engellenmez yapar insanı. 
 
Derin derin nefesler alıyor, oflayıp pufluyorsanız, ruhunuz susamış, acıkmış, yorulmuştur. O depo sadece içindekinin devamı ile can bulur. İçindekinin ne olduğunu da ancak kişi kendisi bilir. Hayatın anlamını çözmeden akıp giden ömürde, ecelin anlamını bulmak zordur. 
* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR