20 Eylül 2017 Çarşamba

Kadir YAVUZ / Ajans32

Ali Çolak’tan Soranlara Selam!

13 Mayıs 2014 Salı 15:09

Henüz İstanbul’a gittiğimin ilk günü ‘Soranlara selam’ sözüne takılmıştım. Yazımın başlığının olacağını, o doyulmaz şehir İstanbul’dan ayrılacağım son günü de bu sözle ayrılacağımı anladığım an, görevimi tamamladığımı fark etmiştim.

Bir hafta boyunca bu sözle dolaştım. Bir şeye takıldığımda, gerçekten o söz yerini bulmayıncaya kadar kendimi rahatlamış saymıyorum. Ama sözde dolaşıyor, duruyor, bir bakıyorum beni o sözle karşı karşıya getiriyor veya o söze yakın bir şeye, beni ‘küçük bir olaya’ yakınlaştırıyor. Sözün benzeri bir olayı yaşıyorum.

Ne zaman öylesi bir söze, bir kelimeye takılsam onunla ilgili küçük bir rastlantı yaşarım. Ona kimileri hani tesadüf der, biz tevafuk deriz. Doğrusunu söylemek gerekirse yıllar öncesine kadar benim yorumlarımda hep ‘tesadüf’e yakın olurdu. Yani tesadüfe bağlardım. Niye yalan söyleyeyim, o sözün karşılığının bugünün insanlarının yaptığı tabirle yani tesadüfle yorumladığım o şeyin karşılığının tevafuk olduğunu çok sonraları öğrenmiştim. Diyoruz ya, öğrenmenin yaşı yoktur ve ne zaman öğrenirsen kârlısındır.

İstanbul’a, geçen hafta tam bugün gitmiştim, bugünde dönünce, bir hafta kalmış oldum. Önce nasıl geçti diye sorsanız; başımın döndüğünü, gözlerimin karardığını, yönümü unuttuğumu açık açık söyleyebilirim. Bir denizin dibinden Üsküdar’dan Sirkeci’ye Marmaray’la, bir denizin üstünden hızlı otobüsle Üsküdar’dan Ataköy’e, oradan hemen yakınındaki Bakırköy’e, daha oradan da İncirli’ye, derken bir gün Ümraniye’den Kadıköy’e, bir gün Ümraniye’den Mecidiyeköy’e, yine bir başka gün Ümraniye-Mecidiyeköy-Zeytinburnu-Beylikdüzü-Yenibosna hattında gezindim, durdum. Benim başım dönmesin, kimin dönsün. Kendi kendime ‘Neredeyim?’ diye sorduğum çok anlar oldu. Anlayacağınız İstanbul’da yaşamak kolay değil!

 

İlk Gün Çok Yoğun Geçti…

İlk ziyaretimi Üsküdar’a yakın bir semtte oturan birine yaptım. Ümraniye’den bindiğim otobüsten ‘Kuruçeşme’ semtinde inecektim. Tarif öyleydi. Elimle koymuş gibi buldum.

Kahvesini içtiğim arkadaştan hemen müsaade istedim. Üsküdar, oradan da Cağaloğlu, ardından bir sürü ziyaret filan! Ve bir de bugün Cuma ‘gecikmeyeyim’ dedim. Yeşilliklerin arası, vadiye benzer bir yerden Üsküdar’a doğru yürümeye başladık. Ben, yürümeyi severim. Yürürken, burası ‘Kuzguncuk… Ekmek Teknesi dizisinin çekildiği semt’ dedi o arkadaş. Fırın şurasıydı, oturdukları ev şurasıydı filan diye diye geldik, Üsküdar’a. Doğrusu ‘Kuzguncuk’ semtinin, gerek yeşilliğine; gerekse o eski evlerin bazılarının yıkık dökük durumda olsalar da kimisinin hâlâ ayakta duruşuna bakıp, bir anlık hayallerimle eski İstanbul’da olduğumu hissettim. Eski İstanbul’u bildiğimden mi, öyle bir tablo oluştu, içimde! Ruh tablosu!  

İlk gün, ilk Marmaray’la tanıştığım gün! Denizin 700 metre altına yürüyen merdivenlerle iniyorum… Denizin bir yanının derinliği 700 metreydi ama diğer yanı sanki daha fazlaydı. Şimdi onu tam hatırlayamıyorum… Not almayınca yoğunluk unutturuyor insana! Çok uzun mesafeli yürüyen merdiven yolculuğu! Asansörde vardı ama ben hem yürümeyi hem de merdivenlerle inmeyi tercih ediyordum. Kalabalıkların arasında yürümek ve hem de denizin dibinde yürümek heyecan veriyor! 13,6 kilometrelik, Asya ile Avrupa kıtasını birbirine bağlayan Marmaray! Dev bir proje! Hayırlı olsun demek düşer bize!

Ümraniye’den Cağaloğlu’na gidiş yolunu sormuştum. İlk günü otobüsle Üsküdar’a gittim. Oradan Marmaray’la Sirkeci’ye 4 dakikada geçtim, denizin altından… Cağaloğlu yokuşuna tırmanmaya başladım. Bugünü buralarda geçireceğim.

Güneşli bir cuma günüydü… Valiliğin hemen yanında restorasyonu yeni bitmiş, küçük bir Camide Cuma namazımı kıldım. Isparta’dan İstanbul’a tayini çıkan Vali Yardımcısı Niyaz Can’ı namazın ardından ziyaret ettim. Dost biri… Ziyaretimin ardından sonraki birkaç gün ‘Ne yapıyorsun, ne ediyorsun?’ diye görüşemediğimiz günler beni hep sordu. 

Onun yanından ayrıldıktan sonra Timaş yayınlarına uğradım. İstanbul’a gidiş nedenlerimden biri kitaplarımın basımını sağlayacağım bir yayınevi bulmaktı. Oraya gittim. Ben gideyim, bana düşen görevi yapayım, gerisi onlara kalmış. Denemeden ilgilenirlermiş, ilgilenmezlermiş, bugün istenilen romanmış, şiir-deneme karın doyurmazmış hepsi onların bileceği bir şey! Bir gün söz sırası bana gelirse: ‘Ben size gelmiştim!’ diyebileyim.

Yoğunluk dedim pek değinmedim o konuya! Biraz açsam fena olmayacak. Eskiden İstanbul’a geldiğimde işlerimi bitirdikten sonra kendime ‘gezme, görme’ zamanı ayırırdım. Misal, Cağaloğlu’nu dolaşırken Yerebatan Sarnıcı’nı gezerim; biraz daha yukarıdaysam Nuruosmaniye Cami’sini; Eminönü’ndeysem, Mısır Çarşısı’nı, Yeni Camii; Mercan Yokuşu’nu tırmanıyorsam, oradan Kapalıçarşı’ya girer, iyice gezer, dolaşır; birçok kapısından bir farklısını denerdim ki, her seferinde bir başka semte çıkayım, yeni bir yeri gezmiş olayım.

Sultanahmet Meydanına çıktığım bir gün, Adliyeyi, Sultanahmet Camii, Ayasofya Camii ve oradan aşağıya doğru iner, Cankurtaran’a kadar yürür, görerek İstanbul’u yaşamaya çalışırdım. Bir gün Çemberlitaş, Aksaray, Beyazıt, Vefa vs. gezerdim. Bir başka gün, Yenikapı, Çapa, Topkapı… Güneşli, Ümitköy, Hadımköy… Heybeliada, Büyükada… Bir başka zaman Şişli, Dolmabahçe, Beşiktaş, Ortaköy, Sarıyer, Harbiye, Arnavutköy… Her seferinde gezmediğim, bir başka yerini gezer, dolaşırdım.

Yıllar içinde hep farklı şeylerle meşgul olduğumdan mıdır nedir, o gençlik döneminde gittiğimde, ilk dolaştığım yerlerden Sultanahmet, Ayasofya ve Süleymaniye Camii, Yerebatan Sarnıcı, Gülhane Parkı, Yeni Camii, Fatih Camii, Şehremini Camii, Nuruosmaniye Camii gibi camilere gidemez oldum, Tahtakale’den alışveriş yapar, dar alandan hemen uzaklaşır, kendimi İstanbul’un açık deniz sahilli semtlerine atardım. Ticaretten önceki seyahat dönemi yaptığım o gezilerimi hâlâ özlüyorum.  

Bir ara ticaret için gittiğim İstanbul’da kendime zaman ayırdım az da olsa ama o zamanlarda gün içindeki yorgunluğumu bir farklı eğlence yerlerinde geçiriyordum. Seyahat için gittiğim zamanlar tarihi yerleri, camileri, medreseleri gezdim; ticaret için gittiğim zamanlar, otelleri, restoranları, eğlence mekânlarını gezdim; eğitimci yazar olduğum dönemlerimde de İstanbul’a gittiğimde de, kitapçıları, sahaflar çarşısını, yayınevlerini gezdim. Ticaret için gittiğim zamanlar, bana mı öyle geliyordu bilemiyorum ama Ayasofya ve çevresini turistler işgal etmişti. Ve Ayasofya Müze olduğundan paralıydı, bir defa görmüşüm ikincisine ne gerek var diye düşünüyordum haklı olarak ve sonra Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettiğinde ibadete açtığı Ayasofya’nın müze yapılması doğrusu beni rahatsız ediyordu… Şimdilerde, ibadete açılacak gibi bir kampanya var, o da beni Ayasofya’nın ibadete açılması yönünde umutlandırıyor. Yabancılar, tarihi hakikatine saygı duyarak gezsinler. Tarihi turistik yerler yabancıya ayrı ücretten, kendi insanımıza hesaplı en az yabancıya koyulan meblağın yarısı olmalı… Vatandaşımıza, tarihi yerlere gitmesi teşvik edici olmalı. 15-20 yıldır İstanbul’da yaşayan ama henüz Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı’nı, Dolmabahçe Sarayı’nı, Çırağan Sarayı’nı ve daha nice yerleri göremeyen var. Madden yorucu tabii ki!

Belki bu nedenlerden mi, yoksa dünya yorgunluğu ve yoğunluk nedeniyle mi, bu güzel tarihi yerlerden uzak kaldım sanki! Uzaklaştım demiyorum ama şimdi burnunun dibine kadar indiğim Sultanahmet Camii’ne ve daha nicelerine yakınlaşmışken o yöne doğru dönüp bakamıyorum bile! ‘Yoruldum!’ dedirtecek kadar yoruyor gerçekten İstanbul!

Burnunun dibine kadar indim dediğim Sultanahmet’e çok sevdiğim, değerli hemşehrim, hikâyeci, Eskader’in yöneticisi Şerif Aydemir için gittim. Onun bulunduğu İş Hanına giriş yolunu ararken bile dönüp, Sultanahmet meydanına, Sultanahmet Cami ve Ayasofya Camii’ne bakamadım. Gülhane Parkının önünden alelacele indiğim yokuştan aşağıya Sirkeci’ye yorgunluktan nasıl vardığımın bile farkında olmamıştım. Burada oğlumun ‘Ele yorulmuş’ sözünü ben kullanır gibi oluyorum. 

İnsanın, her yaşı da bir değil! Tahammüllü olduğum gençlik yılları yaşlarımla şimdiki hâlim bir mi? Değil elbette. Ama her yaşı, o yaşın idrakinde yaşamak daha anlamlı diye düşünüyorum.

O zaman son sözü nasıl bağlayalım. Her yaşı, o yaşın bilincinde yaşamalı; o günü o günkü anılarla anmalı, bugünü de bugün yaşadıklarımızla muhafaza etmeli… Korumalı, gözetmeli. Taşıyabiliyorsak, ileri nesillere de taşımalı. Her dönemin yorgunluğu bir farklıdır, yorgunlukları mutluluğa dönüştürecek yollar bulmalı. Mutluluktan bile keyif alacak ‘Yoruldum ama en azından isteğime kavuştum… Dediğimi yaptım. İsteğimi gerçekleştirdim… O nedenle çok mutluyum’ böylesi bir söz kullanacaksın. Bedenen yorulmamamız mümkün değil, hele bu yaşlarımızda… Onu mutluluğa dönüştüreceksin.

Demek ki, bu gün yorulduğumda kendimi; açık deniz sahilli semtlere, o nedenle atıyorum.   

 

Ümraniye’de Her Sabah Otobüse Binişim… 

Otobüs durağına vardığım an kendime yakın bulduğum, göz kestirdiğim birine yaklaşıyor: ‘Filan yere nasıl gidebilirim?’ diyorum. Ondan sonraki duraklarda da, aynı yöntemi kullanıyordum. Otobüs, minibüs, metrobüs, tren veya Marmaray gelinceye kadar İstanbul’un durumu ahvaline dokunuyoruz ve sanki bin ah ile bin vah işitiyorum, o dokunduklarımdan! Bazen o yakın bulduğum kişiye ‘Bu kadar kötümser bakmamak gerektiğini, olumlu çok şeylerin yaşandığı şu şehirde önemli olan o olumlu şeyleri görmemizin gereğini, ne kadar kötü şartlar ve kötü insanlarla karşılaşırsak karşılaşalım, iyilerin fazlalığını hiç unutmamamız gerektiğini…’ anlatıyorum. Sonra ne olursa olsun, siz yaptıklarınızı birileri için yapmıyorsunuz ki; Allah için yapıyorsunuz, o zaman yapın, iyilik yapın… O iyiliğimizi yapmayı da bırakırsak, vay hâlimize! Bakın, siz iyilik yapın; size anında dönüşümüne şahit olacaksınız dediğimi ve bunların üzerine gözleri parlayan, gönlünü ortaya koyan, farklı bir insanla karşılaştığımı görüyorum. 

Ümraniye otobüs durağında tanıştığım Hasan Kardeşimle yaptığım bu tip konuşmaların geçtiği sohbetimin ardından; inanın, beni iki durak öteye kadar götürdü, İstanbul karttan otobüs ücretimi çekiyor ve ayrılırken, sıkı sıkıya tembih ediyordu beni: ‘Başın dara düşerse, sakın beni aramayı unutma! Burası İstanbul!’ Çantamdan ‘Güncele Yakın’ kitabımı çıkarıp, hediye ediyorum; beni, ertesi günü arıyor Hasan: ‘Hoca’m, yüreğine sağlık! Kitabını bir günde okudum, bitirdim ve seni ondan sonra arıyayım dedim. Ne kadar güzel gönülden yazmışsın! Çok teşekkür ediyorum’ dedi. Teşekkür edilecek kadar ben ne yapmıştım ki? Onun çizdiği karamsar tabloyu biraz açmaya çalışmıştım. Üzerindeki sis bulutlarını dağıtmıştım ve belki de sosyal hadiselere bakmasını, görmesini sağlamıştım.

 

Bir Başka Gün… Yardım İstiyorum Birinden!

Bir başka gün, İncirli’den Sirkeci’ye gideceğim. Bindiğim Marmaray yolcularından birine yaklaşıyorum. ‘Üsküdar’a geçiyor değil mi? Oradan da, Ümraniye’ye geçeceğim… Yardımcı olur musunuz?’ diyorum. Marmaray’ın bir ayağı Kazlıçeşme’den başlıyor, diğeri de Ayrılıkçeşmesi’nde son buluyor. Daha da hatları uzatma çalışmaları devam ediyor. İncirli durağında sohbet etme imkânı buluyorsunuz ama Sirkeci’de herkes o 4 dakikalık trenin geçiş anını kaçırmamak için hızlı adımlarla tünele doğru ha bire yürüyor. Geçiş 4 dakika gibi ama Sirkeci istasyonuna iniş hattı en az 7 dakika, Üsküdar’da da tünelden çıkış yürüyüş hattı 7 dakika, 14 dakika bir de tren 7 dakika filan sonra istasyonda dediğinde; bir yarım saat zamanınızı alıyor, denizin dibi! Ama herkes pür dikkat yürüyen merdivenlere, tünele ve gelecek trene bakmaktan muhabbet edecek ortamı bulamıyor. İncirli’den yolculuğa başlamışsan, bu mümkün!

Bazen, dostluk olsun diye yapıyorum, bazen de muhabbet olsun istiyorum. O güzergâhtan o ana kadar tam 4 defa geçmişim, yolu biliyorum aslında; yardımlaşılıp yardımlaşılmadığına bakıyorum. İnsanların araçlara biniş, oturuş, iniş yani çıkışlarına bakıyorum. Niye diye soracak olursanız; şey için, İstanbul’a gitmeden önceydi, insanların yaşlılara, çocuklu kadınlara vs, yer vermedikleri, koltuklarda yan gelip yattıkları, çok şekilsiz oturduklarından bahsettikleri bir haberi televizyonlardan birinde izlemiştim. Açıkçası tam gideceğim zamana denk gelen bu habere bakınca biraz da ürkmüş, korkmuştum.

Marmaray’a binenlere baktım önce; herkes inenlere öncelik tanıyor, sonra biniyor; ardından oturanlara baktım, öyle kaba saba oturana rastlamadım. Olur mu? Olur. 15 milyonda bir iki kişi böyle yapıyor diye biz herkesi aynı kefeye koyamayız. Oturdum, birkaç kişiye oturduğum yerden ‘yerimi’ oturmaları için parmakla gösterdim. Yol boyunca, kaç genç benim o hareketimden sonra birkaç aileye yerlerini verdiler, kendileri kalktı onları yerlerine oturtturdular. İşte benim gördüğüm güzel İstanbul! İstanbul bu işte!

Kadıköy’de bir arkadaşım var… Refik Bey! Refik Bey’i, hiç değiştirmediği çizgisiyle ayrı bir severim. O İstanbul’u mesken etti, ben Isparta’yı; 35 yıla dayanan bir arkadaşlığımız, dostluğumuz var. Ancak ya iki defa görüşebilmişiz ya üç defa! Yerinde yoktu, müdürüyle sohbete koyulduk. Koyu bir sohbet! Denemeden anlayan biriydi, her iki kitabımdan imzalayıp hediye ettim. Bir ara, insandan insanlıktan bahsediyorduk, insanımızın eksikliklerine değinirken, şöyle bir şey dedi Müdürüm: ‘İnsan insana zaman ayırmıyor.’ Not alınır, dedim bu söz! Kadıköy Rıhtıma kadar indim bu sözle! Denize baktım, dalgalar küçük zerreciklerle yüzümde temaslar oluşturuyor, daldığım şeylerden çekip alıyor, beni uyandırdığı oluyordu ama beni uyandırmasın istiyordum ve o yüzden yeniden daldığım oluyordu denize! Martıların denize dalıp çıkmayanı gibi daldığım denizden çıkmak istemiyordum nedense. ‘İnsan insana zaman ayırmıyor’ sözüyle bir olmak, birlik olmak istiyordum. ‘Zamansızlığımızdan, zamanın kifayetsizliğinden olsa gerek’ demiştim… Ek olsun diye ‘O yüzden insana ayıracak zaman bulamıyoruz, zaman yetmiyor zaman!’ diye bir şeyler söyleyip, konuyu noktalamıştım.

Refik Hoca’yla görüşemediğim o gün Kadıköy’de, birkaç yayıneviyle veya bu işlerle uğraşan kitabevleriyle görüştüm. Öğle namazını Rıhtım’a yakın küçük bir camide kıldım. Ağa Cami’ydi sanki ismi! O günü, yorgun argın orada bitirdim. Ümraniye Kadıköy arasını, otobüsün geliş ve gidiş yolunu öğrenmiştim. Namaz sonrası otobüse bindiğim gibi doğru Ümraniye’ye döndüm.

 

Ertesi Gün…

Ertesi gün, Refik Hoca’yla görüşüyorum. Daha sonra Refik Hoca’nın ardından, bir başka eski bir dosta gidiyorum. Bu defa Kadıköy minibüs durağı ve yine bana yardımcı olan biri, elimle koymuş gibi bulduğum Maltepe! Minibüsün şoförü ‘Şurası’ dediği yerde iniyorum.

Vesim Hoca, çok şakacı biri! Beni müdürüyle tanıştırırken ‘Eski bir dost ama eskimeyen bir dost’ demişti. Yakalamıştım yine! Ben, ilişkilerimdeki sözlere bakıyorum. O günkü kazancım diyorum, alıyorum notumu, bir köşeye koyuyorum.

Eskiden de, İstanbul’a giderdim ama sözden çok gezilecek, görülecek yerlerine bakardım; eğlencesine dalardım, yemesine içmesine bakardım.

Tarihini, kültürünü, bize İstanbul’la birlikte bırakılmış o mirasını elbette gezip, görmeli… Onları gezdim, gördüm de, şehrin içinde yaşayanla biraz ilgilensek güzel olmaz mı? Daha öncesinde Üsküdar’a gitmiştim, Kız Kulesini onun karşısındaki Kuş Konmaz Camisini görmüştüm belki ama caminin üzerine kuşların konmadığını duymuş muydum, hatırlamıyorum. Orada tanıştığım biri, bütün bunları anlattı bana o gün! Üsküdar’daki tarihi Valide Sultan Camii restore ediliyordu, dikkatimi çekmişti. Birçok tarihi eser restore ediliyordu. Tarih yenileniyordu, bu güzeldi. İstanbul’u İstanbul yapan bu tarihi eserlerimizdir. Onları koruyan kadar onlardan rahatsızlık duyan, tarihi eserlerimizi yakıp, yok etmeye çalışanlarda var… Maalesef. Ama biz o yönünden çok iyi yanlarını göreceğiz değil mi? Bizim işimiz de bu!

Tarihten, tarihinden, ecdadından utananlarla hatta ‘Osmanlı’ adını duyduğunda, rahatsızlığını açıkça söyleyenlerle karşılaştığım oluyor. Utanç verici bir durum! ‘Neyinden rahatsız oluyorsun?’ diyorum. Üzülüyorum o kişi adına! İnanın, Osmanlıyı yanlış biliyor, Osmanlıyı tanımıyor. ‘Osmanlı kılıçla adam doğramış!’ diyor. Haçlı zihniyetinin yaptığını, Osmanlı’ya mal etmeye; kasap, cani gibi göstermeye çalışıyorlar. Oysa Osmanlı gittiği yerlere; Cami, medrese, han, hamam, çarşı yapmış; haçlı gelmiş ne varsa yakmış yıkmış.

Sonra en önemli şeyi Osmanlı’nın nedir biliyor musunuz? Osmanlı, savaşmaya çok meraklı değildi ve bir keyfilik olsun diye at üstünde koşturmuyordu. Osmanlı, Allah’tan korkuyordu; o nedenle de mağdura onun imdadına koşuyordu… Zulme uğrayan çağırdığında, dayanamayıp yardımına gidiyordu.

Fatih’in İstanbul’u fethine sebep Bizans’ın zulmüne dayanamayan Hristiyanların, gayri Müslümlerin ‘Kardinal Külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim’ diyen feryatlarından başka bir şey değildi.

Nereye geldik? Tarih dersine girmişiz, haberim yok! Tarihçiler kızacak şimdi bana! Kusura bakmayın, efendiler!

Hemen geçeyim konuma!

 

Ötüken Yayınevine Gittim…

Ümraniye’den yine bir şekilde Taksim’e inecektim, öyle de yaptım. Salı günüydü sanıyorum. Benim için en anlamlı ve belki de en önemli ziyaretlerimden biri olacaktı, Ötüken yayınevini ziyaretim.

Daha önceki İstanbul’a gelişimde de, bir kez uğramıştım ama o kadar işte! Kapıyı çalmanla, çıkıp gitmen hepsi 3-5 dakika sürdüğü bir görüşme! Ne kadar etkileyici olur, ne kadar kalıcı olur, varın siz düşünün.

Ötüken Yayınevinin Sahibine selam getirdim. Hani soranlara selam cinsinden değil de, birine bir tanıdığınızdan selam götürüyorsunuz; sıcak bir başlangıcın, belki atılacak bir dostluğun temel taşı olur, o götürdüğünüz selam! Öylesi selamlar altın değerindedir.

Taksim’de otobüsten indim. İstiklal Caddesine doğru yürüdüm. Çok yakınmış, hemen Taksim girişindeymiş meğer Ötüken, levhayı görünce daldım iş hanına!

Kapıyı açan bayana Ertuğrul Bey’le görüşeceğimi söyledim. Ötüken, bir dünya denemecilere yer vermiş, onların kitaplarını basmış bir yayınevi. Kütüphaneden her aldığım kitabın, üçte biri Ötüken’e ait! Ertuğrul Bey’e, Şerif Aydemir Ağabey’imin selamlarını ilettim. Odasında uzun uzadıya konuştuktan sonra beni editörü Kadir Yılmaz’la tanıştırdı. Kitaplarımın basımı için geldiğimi ona da anlattım. Basıma hazır kitaplarımın olduğunu söyledim. Kadir Yılmaz, Isparta’dan geldiğimi ve Final Dershanesindeki görevimi söylemem üzerine kendisinin ilk yıldan öğrencimiz olduğunu söyledi. Rehber Öğretmenimiz Arif Hoca’dan bahsetti. Ben, onun bitirdiği döneme çok yakın bir zamanda gelmiştim ama onun okuduğu Gönen Anadolu Öğretmen Lisesi ve okul müdürünü filan çok iyi tanıyordum. Kadir Yılmaz, iki yönden Isparta’ya çok yakın; birincisi, Yalvaç’tan evli; İkincisi, Antalyalı ve üstelik Isparta’da okumuş.

Kadir Yılmaz’la görüşmemiz çok faydalı oldu. İnşallah iyi bir netice çıkar, görüşmemizden! O da, tabii ki emir kulu ve eserleri ilettiği bir yayın kurulu var, onun üzerinde. Ben, zaten ‘dayı’ aramıyorum; eserlerimin hakkını verecek, denemelerimi fark edecek, adaletli biri veya birilerini arıyorum.

Çıkarken, yine de Ötüken’in büyük patronuna selam vermeden çıkmanın yanlışlığının idrakiyle bir selam verdim. Nerden geldiğimi, neci olduğumu, kim olduğumu söyledim kendilerine! Ötüken’den ayrıldım.

Caddeye indim. Ötüken’in hemen hemen karşısı sayılacak bir yerde küçük şirin bir Cami… Kiliselerin arasında Beyoğlu’nda bir Camiye şimdiye kadar rastlamamıştım veya fark etmemiştim. Öğlen saatiydi, Camiye girdim.

10’larca defa gittiğim Beyoğlu İstiklal Caddesinde ilk defa bir Camide namaz kılıyordum. Allah kabul etsin.

Namazdan sonra, daha önceki İstanbul’a gidişlerimde yaptığım İstiklal Caddesi yürüyüşü, Tünelden tramvayla Karaköy’e geçiş ve oradan da yürüyerek Galata Köprüsü üzerinden Eminönü’ne indiğim gibi yaptım.   

 

 

 

Dönmeden Bir Önceki Gün! Ali Çolak’ı Ziyaretim.

Son güne ‘Benim için çok anlamlı bir ziyareti’ sıkıştırdım. Çoktan beri düşündüğüm ama nasibi bugün olan bir ziyareti gerçekleştirdim.

Denemeci dostum, kendisini Zaman gazetesindeki köşe yazılarıyla tanıdığım, her yazısını okuduğum, kendi kendime uzaktan uzağa bir dostluk kurduğum bir dostumdu. Yani öncesinden tanışmıyorum, görüşmüş değilim. Ben, çok zaman bu tip ziyaretler yaparım ve bu ziyaretlerim sebebiyle çok değerli insanlarla tanışmışımdır, hâlâ görüştüğüm dostlarım vardır. Mesela kendisini unutamadığım böyle bir dost insan İslam Beytullah Erdi’ydi. Ankara’dan bir dost kalemdi… O bir yazardı. Geçenlerde, rahmetli olduğunu öğrendim. Allah rahmet etsin. İyi bir romancıydı. Ankara’ya gittiğim zamanlar arar, bir yerde buluşur, sohbet ederdik. Benim hayatımda, çok ilginç vesilelerle tanıştığım bazı yazarlar vardır; bunlardan biri, Roman yazarı İslam Beytullah Erdi, diğeri hikâyeci ve hemşehrim Şerif Aydemir ve sonuncusu da kaç defadır niyetlenmeme rağmen tanışmamız bu defaki İstanbul’a gidişime rastlayan denemeci Ali Çolak’tı. 

Ali Çolak Beyefendi, toplantıdaymış. Görevli ‘Gecikebilir, toplantısı iki saat kadar sürebilir, bekler misiniz?’ demişti. ‘Kaç saat olursa olsun, bekleyeceğim. Ben, ta Isparta’dan İstanbul’a onu görmeye geldim’ dedim. İki saat bekledim. Kendisini, iki saattir beklediğimi söylemişler ki, bana doğru sanki koşarak geliyordu. Sarıldı. Samimiydi, sıcaktı, candandı. ‘Beklettim seni Ağabey! Özür dilerim.’ Dedi. Ne yalan söyleyeyim, yaşlı bir beyefendi bekliyordum; genç bir yazar geldi. Espriler eşliğinde, Kafeteryaya geçtik. Çay içtik. Sohbet ettik. ‘Yemek’ dedi. Hepsinden kıymetliydi, sohbetimiz. Hiç kesilmesin istiyordum.

İki denemeci yazar yan yanaydı… Gönül adamları! Nasıl bir muhabbet oluştu, bir görseydiniz. Gerçi o dediğim şey, anlatılmaz yaşanır. Kitaplarımı çıkardım, imzaladım, uzattım. Sayfaları bir karıştırmaya başladı, bir baktım, üç-beş-on sayfa açmış, yarıyı geçmiş gidiyor. ‘İşte deneme bu… Sohbet eder gibi!’ dediğini duydum. ‘Ben, yanındayken neredeyse bitireceksin, sonra okursun’ dedim. Takılmıştım, şaka yapmıştım, bir baktım kitabı bıraktı. ‘Haklısın… Sonra okurum’ dedi. Oysa ben, birlikteliğimizin zamansal kıymetlendirilmesinin peşindeydim. Bana, odasına gidip kendi kitaplarından alıp, getirdi. Üç güzel kitap! ‘Günlük Güneşlik Şarkılar’ , ‘İnce Sözler’ ve ‘Susarak Konuşalım’ Deneme olurda okunmaz mı? Üç defa müsaade istedim, ama ne o beni bırakmak istiyordu; ne de ben ondan ayrılmak istiyordum. ‘Beylikdüzü’ne gideceğim’ deyip, kalktım. Gazetenin, dış ana giriş kapısına kadar getirdi, yolladı beni. Kucaklaştık. Vedalaştık. Bir duygusallık vardı, vedalaşmamızda… 40 yıllık dostların vedasına benziyordu, ayrılığımız sanki! Kucaklaştığımız an, bir şey dedi işte o duymak istediğim; ta İstanbul’a indiğim o ilk günkü söz vardı ya ‘Soranlara selam’ sözü, onu fısıldadı. Olurda ‘Kimleri gördün, ne yapıyorlar, nasıllar, iyiler mi?’ gibi sorarlarsa, görüştüğüm denemeci dostumdan bahsederim ve de soranlara selamını iletirim.

Selama çok değer veririm… Biri ‘Soranlara selam’ demişse, ne yapar eder, onu sahibine er veya geç mutlaka ulaştırırım. Bu ‘Soranlara selam’ gönül dostları içindir, tanıdık olup olmaması şart değildir. Denemeci tabiridir. Onu okuyan gönül dostları mutlaka vardır. Birinci elden bizzat ziyaret etmiş biri olarak benim o insanlara dostumun selamını iletmek zorundayım.

Bunları düşünerek, Beylikdüzü’ne kadar gittim. 

Beylikdüzü dönüşü, bindiğim otobüste şöyle ilk defa kendime oturacağım bir koltuk buldum. Aldım kitabın birini elime ‘Günlük Güneşlik Şarkılar’ başladım okumaya! Üsküdar Ümraniye arası önceden bitmezdi, şimdi ne çabuk Ümraniye çarşı durağına gelmiştim; o hızlı gelişimin farkında değildim.

İlk kitabını bitirdim bile!

 

 

Bugün Ayrılık Günü…

Perşembe günü, yanında misafir olarak kaldığım yeğenimin öğrenci yurdundan ayrılacağım gün bugün!

Geç saate kadar yataktan kalkmadım. Geç bir kahvaltı yaptık yeğenimle birlikte! Yeğenim dediğim, kayınbiraderimin oğlu Suat, Ümraniye’de Hz. Ömer Öğrenci Yurdunda görevli… Birlikte çalıştıkları, güzel bir arkadaş ekipleri var.

Yazar olduğumdan, çantamdan çıkardığım kitaplarımdan her tanıştığıma vermeye çalışıyordum. Burada da, öyle yaptım ama son günü kitaplarımı bitirmiştim; isteyen birkaç kişi oldu ve onlara da, üzülerek ‘yok yani kalmadı’ demek zorunda kaldım.

Akşam geç saatte yurttan ayrılacaktım… O nedenle biraz ağır davranıyordum. Yurt Müdürüyle en güzel sohbetimizi bugün yapabildik.

Mehmet İraz, Yurt Müdürü! Bir hafta boyunca hiç söylemediği özelliğinden geleceğim gün bahsediyordu. Kitap yazıyormuş, şiirleri varmış. ‘Gösterebilir miyim?’ dedi. ‘Şimdiye kadar neden söylemedin?’ diye çıkıştım. Demek ki, yeni yeni birbirimize ısınıyorduk. İletişim kurmak, konuşmak, kaynaşmak ayrı ayrı şeyler!

O arada ‘yazar’ olduğumu öğrenen Sadi Hoca ‘Hani bana kitap?’ dedi. Müdüre verdiğim kitabı incelemesini, kalmadığını söyledim. Kitabın içine bir girdi, baktım tiwitir’ine benden bir şey atıyor. Alıntının altına ‘Benim ve kitabımın adını yazmayı unutma!’ dedim.

Suat’tan, yurttan, şair ve yazar müdürden, akşam yemeğinin ardından ayrıldım. Müdüre okuduğu şiirlerinin en azından birini kopyalamasını istemiştim. Bu güzel insanın duygularını birkaç mısrada olsa sizinle paylaşacağım.

“Bilmiyorum, bilemiyorum!

Vefasız ben miyim yoksa bana can olan mıdır?

Eyvallah deyişin vardı ya hani Can

Her şeye mana yüklerdi selamın

Şimdi dediğim gibi Yâr, kayboluyor manalar

                                     Mehmet İraz

Selamla başlamıştık söze! Biliyorum, belki biraz fazla uzattım sözümü ama Şair Mehmet İraz’ın da mısralarında ifadesini bulduğu ‘her şeye mana yükleyen selama’ yer vermiş oldum satırlarımda!

Bir haftalık İstanbul maceramda böylece bitti.

Sevgili okuyucularım ‘Soranlara selam’ diyor, hakkınızı helal etmenizi istiyorum.

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR