25 Eylül 2017 Pazartesi

Neriman CANBOLAT / Ajans32

Bedel, Çınarı Devirdi

11 Şubat 2012 Cumartesi 15:26
İşte! Koca bir Çınar daha, devrildi. Oysa O Çınardan nice kuşlar faydalandı ve kendisi gibi kaç çınarlar yetiştirmişti.

Çok zengin bir ailenin, küçük şımarık çocuğuydu Ali hoca. Babası taa küçükten onu konuk ederdi içki sofrasına. “Erkek adam içmeli, çapkın olmalı” derdi. Küçücük elleriyle, tertemiz ciğerlerine alkol sızdırır, Ali Hocanın sarhoşluğu babaya keyif verirdi. Zamanla Ali Hocanın damarlarında içki dolaşmaya başlamıştı... Biraz daha büyüyünce artık babasıyla karşılıklı oturup rahatlıkla içebiliyordu. Babası “Aslan Ali’m tam istediğim gibi oldun” der sırtını sıvazlardı. Ali Hocanın en büyük hayali, ileride babası gibi olmaktı. Ama bilmiyordu ki hiçbir kimsenin annesi kadar sabırlı olabileceğini…

Özel arabalarla okula gider, cebinde para, altında araba kim tutardı o zamanın Ali’sini, sonranın Ali Hocasını. Arabayı kızlarla doldurur şımarıkça sorumsuz bir yaşam sürerdi. Paralar sanki çeşmeden akıyordu. Deli, dolu serseri bir Aliydi işte.

Ta ki karşısına ayaklarını yerden kesen Semra hoca çıkana kadar. Tabi o zamanlar ikisi de öğrenciydi. Semra hocayla aynı üniversitede okuyup, aynı yıl mezun oldular. Bu süreçte de delice tutkulu bir aşk yaşarlar. İkisi de göreve başlamış artık beklemenin anlamı yok diye düşünerek ailelerinin de izni ile rüya gibi bir düğün ve ardından balayı ile aşklarını perçinlediler. Semra hoca, gönül meyvesine hamileydi. Aileye ayrı bir neşe gelmişti. Ali hoca alkol almalarına devam ediyor, Semra hoca onun bu durumuna çok üzülüyor Anateme yatıp tedavi olmasını istiyordu. Alkolik olmadığını belirten Ali hocam hafife aldığı kötü alışkanlığının ileride geleceğini kötü bir şekilde etkileyeceğini bilmiyordu.

Kızlarını ilk kucağına aldığında sanki dünyalar onun olmuştu. Semra hoca anneliğin verdiği fedakârlık duygusuyla bütün zamanını kızına ayırıyor, Ali hoca sahipsiz gibi hissedip kendini dışarıya atıyor, aynı zamanda da alkolün dozunu artırıyordu… Aile arasında iletişim kopukluğu yaşanmaya başlanmış, bu yüzden de sık sık öfke patlamaları yaşanır olmuştu. Hem evli olup, hem özgür olmanın yollarını arıyordu. Semra hocanın korktuğu olay başına gelmişti. Artık Ali Hoca çapkınlığa da başlamıştı. Geceleri eve gelmiyor, gelse de zil zurna sarhoş… Semra hoca, Ali hocaya âşık ve tutkunken, o hep başkasının kollarındaydı. Ali’si kurda kuşa yem olmuş, sırtına binenleri atamamıştı. Oysa aşklarına herkes imrenerek bakar, kıskanırlardı.

Semra hoca bir gün evde biricik kızıyla uyurken, içeriden sesler duydu. Gördükleri karşısında kanı donmuştu. Ali’sinin yanında başka bir bayan vardı. Üstelik ikisi de zil zurna sarhoştu. Artık birlikte yaşayacaklarını, kabul ederse, etmezse de evi terk etmesini söyledi Semra hocaya. Zavallı kadın ağlayarak odasına geçip, kuracak cümle bulamamıştı. Ne söyleyebilirdi ki sarhoş insanlara…

Bu şekilde sürmeyeceğini düşünen, ihanetlerin arkasının kesilmeyeceğini düşünerek ayrılık kararı aldı. Değişsin isterdi ama. Bir zamanlar mutlu olduğu, rüya gibi yaşadığı bir aşkın, evliliğinin kâbusa dönüşmesi onu yıpratmıştı.

Sevdiğinden ayrılmanın diri diri gömülmek gibi, olduğunu düşündü. Giderken dönüp “ Seni hâlâ seviyorum” diye bağırmak geçse de dönmedi. Artık ne onunla olacaktı, aslında nede onsuz… Mühürledi dudaklarını. Kim bilir belki de son kez yargılıyordu kendini. Nerede hata yapmıştı. Gömdü Ali’sini anılarına. Oysa sevgiyle beklemişti evlenecekleri günü.
Hatıralarıyla dolu şehirden gitmek zorunda kaldı. Eşini bir başkasıyla paylaşmak, ölümün soğukluğu gibi kanını donduruyordu. Hayalleri bitmiş, umudu kesilmişti yaşamdan. Ne geri döndü, ne de içini yakan hasret son buldu…

Yıllar geçti. İkisi de birbirini hiç görmedi. Ali hoca her şeyini kaybetmişti. En son evi kalmıştı, sonunda onu da satmıştı. Renkli hayat onu terk etmiş, elinden her şeyini almıştı. Hatta! Sağlığını da. Bütün vücudu iflas etmiş, bir bardak su verecek insana muhtaçtı. Kanser bütün vücudunu sarmış onu yatağa mahkûm etmişti. Tek odası olan, çatısı yağmurda, karda akan, kümes gibi bir yerde yaşam sürmek zorunda kalan Ali hoca en ağrılı günlerini yaşıyordu. Yakalandığı illet hastalık uslu uslu, yavaş yavaş öldürüyordu.

Sonlanacak bir ömrün ipini çekmeye Azrail’in kaç günü kalmıştı. Yakasına yapışıp hesap sorabileceği kim vardı? Canını yaktığı o kadar sevdiği varken. Kahreden yalnızlığı ecel gibi çekiyordu sanki. Ölümün sessizliğini yaşıyordu. Gözleri toprağı istiyor, beyni Azrail’i çağırıyordu. Ömür çürüttüğü, yuvasının yıkılmasına neden olan menfaatçi insanlar nerelerdeydi şimdi. Yüreğinde Semramsının ve yıllardır göremediği biricik kızının özlemi varken ölmek olmuyordu.
Oysa çok özlemişti sıcacık bir yuvayı… Yıllarca yüreğinin yarasını gözyaşlarıyla yıkadı. Ölse kimin umurunda olacaktı ki! Üç gün ağlarlar sonra…

Üç gün bile ağlayacak kimsesi yoktu. Biliyordu çok kişiye özür borcunun olduğunu. Mahvetmişti hayatını. Kimseye belli etmemeye çalışırken, ağlayan gözleri alkolle beraber torba torba olmuş, yaşı genç olmasına rağmen çökmüştü. Ağlamak benim ne haddime diye hayıflanırken, yaşlanmış yüreği Cuma gün ölmek istediğini söylerdi. Azrail’in onu kapıda beklediğini bilirken, yıllarca o kahreden gururu olmasa hiç gocunmayacak son kez Semra’sını arayacaktı. Geç gelen tesellinin, idamdan sonraki affa benzediğini biliyordu. Araması artık neyi değiştirecekti. Yüzünü bile görmediği yavrusuna ne diyecekti? Telefonun çalmasını beklerdi her zaman. Aramayacaklarını bile bile…

Ağlamaklı konuşurdu aradığım zaman. Yüreğinde hep bir köz yandı yıllarca. Göğsünün ortasının yandığını söylerdi. Ölüme çare bulundu dense başını kaldırıp sevinmeyecek kadar ölümü bekliyordu. Bekliyordu ama ölemiyordu. Oda biliyordu kolay ruhunu teslim edemeyeceğini. Yaptıklarının bedelini ağır ödemişti. Pişmanlığı geri getirecek miydi hasretleriyle yandığı yavrucuğunu, Semracığını.

Vasiyeti; mezarına ne Semra’sının, ne de biricik kızının gelmemesiydi. İki sevdiği insanın gelmesinin günahlarının en ağır bedeli olacağını düşünüyordu. Dua istemeye bile yüzüm yok derdi. Yinede kıyamazdı Semra’sına ve kızına. Sürekli ziyaretine gider yemek götürürdüm hocama. Tek dertleştiği bendim. Bir sabah gittiğimde hissetmiştim onu son kez gördüğümü, Oda biliyordu artık Azrail’in geleceğini. Helalleşti benimle. Keşke keşke dedi ve gözleri doldu… “sus hocam, artık üzülme” diyebildim. Kardeşi gibi severdi beni. Gel gitler içinde yaşadı. Tabi yaşamak denirse…

Çorbasını içirdim.” Vakit geldi kızım “dedi. Ağbim gibi sevdiğim hocamın gözleri kayıyor, dili dolaşıyordu. Koca bir çınar devriliyordu artık. Ellerimi güç zahmet tutabildi. “ Allah’tan korkarım yalan söyleyemem. Yüreğim hep param parça, sanki cam kırıkları serpilmiş. Bir gün kızımı ve Semra hocanı görürsen, onlara çok sevdiğimi söyle kızım “ dedi. İkimizde ağlıyorduk. Kendini Azrail’e teslim ederken o gözleri yaşlarla gülümsüyordu. Son kelimesi “Allah” olmuş, günlerden de cumaydı.

Alkol ve ihanet nedeni ile yıkılan binlerce yuvadan bir tanesiydi. Kendini eşine ve kızına olan ihanetinden dolayı yıllarca yargıladı. Ölüme mahkûm etti. Sefalet içinde can verdi. Alkol bağımlısı ebeveynler çocuklarının da alkol kullanıyor olmasına aldırış etmezler. Bu tutumları ile ileride çocuklarının da birer bağımlı haline gelmesine zemin hazırlarlar. Alkol alanlar aile tarafından dışlanır. Çocukları onlardan utanç duyar. Bağımlı bir babanın, çocuğunu alkole alıştırması bakın nelere yol açtı.

Komşumdu Ali hocam. Özünde mükemmel bir insandı. Küçükken ki şımarıklığı, büyüyünce ne hallere getirdi. Kızını görmeden öldü. Kimsesi kalmamıştı. Namerde muhtaç oldu. Rabbim sağ elimizi, sol elimize muhtaç etmesin. Alkol, sigara gece hayatı kaç kişiyi perişan etti. Mekânın cennet olsun Ali hocam.
Gören gözler mi mutludur en çok, yoksa göremediğini görebilen gönüller mi?


* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 4 yorum yapıldı.
    YAZARLAR