21 Eylül 2017 Perşembe

Kadir YAVUZ / Ajans32

Ben Bugün Orucum…

18 Temmuz 2014 Cuma 14:43

BİR KUTSÎ HADİS
“Oruç ateşten bir siperdir, oruç benim içindir, onun mükâfatını ben vereceğim. Zira oruçlu, yemesini içmesini, nefsanî arzularını sırf benim için terk ediyor.
Oruçlunun ağız kokusu Allah katında misk kokusundan daha hoştur.”
Taberânî’den.

Ben Bugün Orucum… 08 Temmuz 2014
Orucun mükâfatı, Hadis-i Şerif’ten de anlaşıldığı gibi Allah’a aittir. Her sevabın, mutlaka bir ödülü var ama orucun ki, başka! Oruç o kadar anlamlı, o kadar faziletli bir şey! Elbette onun manasını bilen için tabii ki, o anlam ve o kutsallık.

Bugün itibariyle ramazan ayının 10.günü de bitmek üzere, 11.gününe neredeyse geçtik, geçeceğiz. Yazının yayınlandığı gün belki de 15’i olacak. Ramazan ayının ilk başladığı güne, o sıcak günlere bakıp, ‘Nasıl bu sıcaklarda oruç tutacağız diyenlere, neler kaybettiğinizin farkında mısınız?’ acaba diye soruyorum. Bugün ben orucum ve şükürler olsun, sıcaklara rağmen bal gibi tutuyorum. Siz neden tutamayasınız?
Bir yerde sormuşlardı ‘Oruçla aran nasıl? Tutmakta zorlanıyor musun?’ diye. ‘Gayet iyi! Oruç, tutmayanlar için zor; benim bir şikâyetim yok, çok şükür!’ demiştim.

Sadece orucu aç kalmaktan ibaret bilene nasıl anlatacaksın? İşte ben buna kızıyorum. Hep Müslümanlar birbirlerini uyarıyor. ‘Ben senin dediklerini biliyorum zaten’ diyor ve ekliyor ‘Bilmediğim bir şey söyle veya bilmeyene söyle.’ Niye zamanı boşa tüketiyorsun. Esas uyarılması gereken insanlarla ilgilenen yok! Aileden biri, alkol alıyorsa, o hemen dışlanıyor, ondan uzaklaşıyorlar, ilişkiyi kesiyorlar. Aileden biri, oruç tutmuyorsa ona anlatan yok! Çocuklarına acıyıp, ibadet ettirmeyenler, sıcakta yavruma yazık deyip, oruç tutturmayanlar; nasıl bir gaflet uykusunda olduğunu geçte olsa fark edecek belki ama o zamanda gecikmiş olmayacak mı? Onlara sahip çıkalım. Ona anlatan, ona sahip çıkan, onunla vaktini geçirip onu oruca başlatan ve namaz kılmaya başlatan gerçek dindarlar nerede? Gözün önünde, çocuğun boğulduğunu veya can çekiştiğini görsen ne yaparsın? Can havliyle, var gücünle bağırırsın. ‘Kurtarın yavrumu… Cankurtaran yok mu? Doktor yok mu?’ Onu, bıçakladıklarını görsen ‘İmdat yetişin, polis yok mu? Çocuğumu öldürüyorlar!’ diye bağırırsın. Hâlbuki çocuğun, bilgisayarın, tabletin, cep telefonlarının elinde gün be gün ölüyor. İçine daldıkları, internet âleminde, elle avuçla tutulacak hiçbir şey yok. ‘Ah keşke!’ zamanında yapsaydım, zamanında yaptırsaydım, desende şimdi anlamsız.
Yazımın burasında araya girmek zorunda kaldım. Bir vaaz, sohbetinde ‘Çocuklarımızı kaybediyoruz, onlar gizliden gizliye uyuşturucunun kucağına düşüyorlar. Takip edin, yalnızken neler yapıyor, dikkat edin’ diye uyarıyordu. Yazımı yazmıştım, bitirmiştim ki; satır arasında, vaazın dediklerine cevap vermeliyim, diye düşündüm. Kendi kendime: ‘Hoca’m, bir şeyi gözden kaçırdın. Benim o dediğim teknolojik aletler var ya; önce onlardan çocukları kurtarmalıyız, çünkü onlar çocukları uyuşturuyor, sonra uyuşturucunun kucağına itiliyor çocuklar. O büyük tehlikeleri, çocuklara yaş günü hediyesi olarak ödülmüş gibi alan biz, ellerine silahı dayayan biz, ona sadece tetiğe dokunmak kalıyor… Ve o da onu yapıyor.’ Doğru mu?

Dün bir yerde, sohbet ederken dedim ki: “Zamanımız büyük bir hızla tükeniyor. Bu tükenişin sadece seyircisi durumundayız. Kendimizce ‘keşke’ler üretiyor, onunla avunuyor, onda teselli bulmaya çalışıyoruz. Bu bize geçmişi yeniden yaşatmaz. Giden gitmiştir. Sonra yaşlanıyoruz. Ne sen, dünkü sensin; ne de ben, dünkü benim. Zaman içinde tükeniyoruz, yaşlanıyoruz ve hatta geçmiş zamanı, yaşadıklarımızı karıştırıyoruz. Onca şey bilmemize rağmen, bir an bilgiler siliniyor… Bazen her şeyi hatırlıyor, bazen hiçbir şeyi hatırlamıyoruz. Sonra bir bakıyorsunuz, bir yanınıza bir felç inmiş; benim dediğin, o her şeyi yapan sen, sol kolunu kaldıramıyorsun. Ne söylediğini anlatamayan bir dile sahip oluyorsun. Daha dün o dil neler söylüyordu, neler döktürüyordu. Sen bile söylediklerine bazen şaşıyordun değil mi? Hani dünyaca ünlü doktordun, hani bilmem ne profesörüydün ya, çeneni düzelt! Kolunu oynat göreyim” Dedim.

Aynı günün akşamı, yazımı yazarken ara veriyorum. Satır aralarında yaparım hep! Kur’an-ı Kerim’in mealine bakarken, şu ayete rastlıyorum. Benim anlattıklarımın üzerinden henüz 8-10 saat geçmiş, geçmemiş; izaha çalıştığım şeyin billur gibi bir açıklamasını Allah kelâmında buluyorum. “Hem Allah, sizi yarattı; sonra da sizi öldürür; içinizden kimi de ömrün en reziline (bunaklık çağına) ulaştırılır ki, biraz ilimden sonra hiçbir şey bilmez olsun! Muhakkak ki Allah, Âlim (her şeyi bilen)dir, Kadîr (her şeye gücü yeten)dir.” Nahl suresi, 70.ayet. Ömrün en rezili, o bunaklık çağını yaşatma bizlere Allah’ım.

Dün, bulunduğum yerden, bir başka işyerine geçtim. İşiyle çok övünen biri, ‘Ben şunca iş yapıyorum. 40 kişinin maaşını veriyorum. Çalışmak, kazanmak zorundayım. Ben senin gibi bir zamana sahip değilim. O dediklerini sen yapabilirsin, emeklisin; sana yetecek kadar zamanın var ama bana zaman yetmiyor.’ Dedi. ‘Kendini, niye onca yoruyorsun ki, kefenin cebi var mı? Yanımızda, o dediklerinden götürebilecek miyiz?’ dedim. Biraz durdu ‘Yok ama!’ dedi. Gerisini getiremedi… Çünkü bir şeyler söyleyecek zamanı da yoktu. Benden müsaade istedi, bir yere uğramak zorundayım. Telefonunuzu bırakın, ben sizi müsait olduğum bir gün arayayım, konuşalım, dediyse de, pek görüşebileceğimize aklım kesmiyor. Neden derseniz? O öyle hızlı dalmış ki, dünya işine; onun zaman bulabileceğine, işin içinden sıyrılıp, beni arayabileceğine, pek aklım kesmiyor.

O zaman anladım ki, herkes zamandan şikâyetçi. Yetmediğinden dem vuruyor, kurtulacağını sanıyor. Oysa zaman hepimiz için aynı… Onun hızlı geçişi, bizim tükenişimizden başka bir şey değil! Keşke ile zamanımızı daha fazla eritmek, tüketmek yerine zamanla yarışır olsak… Düşündüğünüz şeyi, zamanını bulduğunuz an yapın, yoksa o zamanı bir daha bulamazsınız.

Mesela, kaç gündür düşündüğüm hâlde oruçla ilgili yazı yazamadığım için ‘ah keşke’ dün yazsaydım demem yapmadığım şeyin telafisini giderir mi? Bugün hemen harekete geçip, yazımı yazdığım an anladım ki; zaman yeterli de, ben o zamanı fark etmemişim.

O bulunduğum mecliste anlattığım her şeyi irdeleyen o kişi ‘Bana mı, söylüyorsun?’ veya ‘Sen, bizim yaptıklarımızı küçümsüyorsun’ gibi her sözüme çirkin bir atıfta bulundu, sözümün önünü kesti… Sorduğu bir soruyla ithamda bulunuyorum zannına kapıldığını anladım. Baktım yanlış anlaşılma konusu büyüyecek… Vurucu, bir iki söz daha söyleyip ‘Ben bugün orucum’ dedim. Tükürük bezlerim kurumuştu. Artık ses tellerim ses vermiyordu. Boğazımı ıslatmaya çalışıyor, öyle cevap veriyordum. Ancak yine yanlış anlamasın diye herhangi bir sıkıntı problem anında, oruçluyken ‘Ben orucum’ demenin önemine değinerek, misal verip, ayrıldım.

Orucun güzelliği burada işte! İnsanın başı sıkıştığı an, onu o dertten kurtarıyor. ‘Ben orucum’ demen yeterli oluyor. Yine de, o kısa görüşme anında ve hem de ‘oruç ağız!’ bir şeyler verebildiysem ne mutlu.
Ve oruç olduğum şu mübarek ramazan ayının oruçlu gününde, izlediğim İsrail’in Filistinlilere saldırısıyla ilgili haberi görünce mutluluğum acıya dönüştü.

İsrail’in, Filistin halkına saldırısı, tüm Müslümanları üzmüştür muhakkak! O yanmış çocukları ve kadınları gördüğüm an Müslüman dünyasının sessiz kalışını hayretle izledim. Onlarla birlikte içim yandı. Dualarımız sizinle, ey Filistinli Müslümanlar… İsrail, sanmasın ki bu zulmüyle kârlı çıkacak. Elbette Allah’ın zulmedenlere bu dünyada ayrı, ahrette ayrı cezalar vereceğinden hiç şüphem yok. İsrail’in, savunmasız insanlara yaptığı bu zulmünün karşılığını en kısa zamanda görecektir, inşallalh.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR