22 Eylül 2017 Cuma

Kadir YAVUZ / Ajans32

Bir Ara Kahveye Dadandım…

08 Eylül 2014 Pazartesi 18:11

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar) ve fal okları ancak şeytanın işinden bir(er) pisliktir; öyleyse ondan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”

Mâide Suresi, 90.ayet.

Bir Ara Kahveye Dadandım… 09 Temmuz 2014

Dadandım diyorsam; dün, ertesi gün değil! Bundan 10 yıl ve daha öncesine dayanır, kahveyle tanışıklığım ve ona bağlılığım.

En nefret ettiğim şeylerden biriydi, kahveye gitmek. Tam anlaşılsın diye adını haneyle bütünleştireyim… Kahvehane!

Öyle dadanmıştım ki, hane olarak evi unutturmuştu… Ticarethane olarak işyerimi unutturmuştu bana. Ve daha neleri unutturmadı ki! Vakit geçirmek, eğlenmek için gidilen kahvelerin en güzel yıllarımı çaldığını söyleyebilirim sizlere.

Önceleri kahvelere gidenlere çok kızardım. Benim ticaret hayatımda, çay ocağında bile oturmuşluğum yoktur. Gençlik yıllarında kalan bir çay ocağı alışkanlığım vardıysa da, o da bir nevi zorunluluktandı. İdeolojik yılların yan yana gelinen en müsait yeri çay ocaklarıydı. Oralar buluşma yeriydi. Arkadaşlarımızla yan yana geleceksek, (Elazığ’da) ya ‘Kardeşler Çay Ocağı’nda buluşalım der, orada buluşurduk; ya da, ‘İzzetpaşa Çay Ocağı’nda buluşalım derdik. Çay ocaklarında, küçük masa ve etrafına koyulan küçük tahta iskemleler vardı. Kaç kişiyle buluşacaksan o derece masanın etrafını geniş tutardık. 4 kişi olacağı gibi, 7-8 kişide olurdu. Hatta öyle tesirli konuşmalar yapardık ki, yan tarafımızdaki çay ocağı sakinleri bizim masanın etrafına yığılmaya başlarlardı veya büyük bir sessizlik içinde bizim anlattıklarımıza kulak misafiri olurlardı. Sohbetlerimizden hoşlanan nice büyüklerimiz kalkarken bizim masanın çay hesabını verdiğini, hesap vermeye gittiğimiz de Çaycı Hanefi Abi’den öğrenirdik ‘Hesabınız verildi’ derdi. Yani 8-10 kişilik bir masanın içtiği tüm çayların hesabını veren, büyüklerimiz vardı. Şimdilerde, o insanlar ve o çay ocakları var mı? Bilemiyorum. Gitmiyorum ki, bileyim. Çay ocakları ve kahveler günümüzde yok mu? Var elbette! Ama ben Allah’ıma şükürler olsun, o vaktimizi boşa harcadığımız yerlerden kurtuldum. Gitmiyorum artık oralara…

Kahvehane demiştim ya, nasıl dadanmıştım oraya! Nasıl alıştım, o kahvehane hastalığı nasıl başladı? Bir hatırlayalım bakalım, 10 yıl öncesi ve daha öncesine gidelim bakalım.

Benim, çok büyük mücadele ederek babama terk ettirdiğim kahvehaneye arkadaşlarım sayesinde ben tutulmuştum. Rahmetli babam, domino taşlarıyla oynardı, ben okey taşlarıyla oynadım. Bu tutku sürecinde, çok kahvehane gezdik, memleketteki bütün kahveleri dolaştık, hemen hemen… Niye diye soracak olursanız; o günlerde, kahvelerde sigara içiliyordu, içeri girdiğinizdeki is üzerinize öyle bir siniyordu ki, eve gittiğinde banyo yapmasan hayatta geçmiyordu. O iğrenç kokuya rağmen daha büyük, daha geniş kahveler arıyor, devamlı yeni bir kahveye takılıyorduk. Birbirinden farklı olmayan kahvelerin, arasında mekik dokuyup durduk… Bir türlü, o iğrenç sis ve dumanlara rağmen, kahvenin kendisinden vaz geçmiyorduk.

Okey oyunu yeni miydi o günlerde, yoksa biz yeni öğrenmişiz diye mi çok keyif veriyordu hep onu oynardık. Genellikle 4 kişiyle oynanan oyunu, en az 2 kişi de, bu bazen 4 kişide olurdu, izlerdi. O izleyenlerin hesabı da masaya yazılırdı… Oyunda yenilen hesabın tümünü verir, sinirle evine giderdi. Gece yarısı 24.00 kahvelerin kapanma saatiydi. Biz o saatten sonra çalışanları takip ediyor, daha fazla oynamanın hesabını yapıyorduk. Normalinde, işyerini kapattıktan sonraki gittiğin saatten 24.00’e kadar ki zaman dilimi oyunu bırakmamıza yetmiyordu. Öyle bir hırslanıyorsunuz ki, oyunda yeniliyorsanız, ‘Bir el daha yapalım mı?’ Diyorsunuz. Kazanan taraf nazlanıyor, ‘Vakit geç oldu!’ filan deniliyor, seni kızıştırıyor. O da oynayacak aslında! Netice de, galip seni alaya alıyor.

Okey taşları var. Onları belli renklerdeki 1’den 13’e kadar olan taşları oyunun usulüne göre diziyorsun; bir taş okey oluyor, o taşı her yerde kullanıyorsun ve hele okey elindeyse

okeye dönüşün bir keyif katıyor ki oyuna, sorma! Ama o arada sen dönerken biri el yapıp açıyorsa, kaynar kazanın içine düşmüş gibi oluyorsun veya süt dökülmüş kediye dönüyorsun.

Okey kırmızı 8’li elinde kaldıysa veya elin bitmiş o kırmızı 8’liyi bekliyor oluyorsan, gece rüyanda bile kırmızı 8’liyle birlikte oluyorsun.

Nasıl düşmüştük, kahvehaneye! İş hayatındaki, sıkıntılı zamanlarımızda… ‘Ne var canım, arkadaşlar arasında şöyle biraz eğlensek fena mı olur?’ denildiği bir zaman da, dadandığımı hatırlıyorum ve uzun yıllar o bataklıktan çıkamadığımı bilirim.

Bugün bir daha gitmemek üzere yemin ediyor, ertesi günü etrafımda toplanan arkadaşların ‘Ne, gelmeyecek misin? Evden mi korkuyorsun yoksa?’ deyişlerine dayanamıyor, işyerini alelacele kapatıp, gidiyorsun kahveye. Bıyık altından sırıtarak seni beklediklerini belli ediyorlar. ‘Kumar mı oynadığımız, eğleniyoruz şurada! 3-5 çayına zamanımızı bak ne güzel geçiriyoruz’ diye başladığımız oyunların sonlarına doğru ‘Sigarasına’ dönüştüğü yani bir nevi kumara dönüştüğü, içinden çıkılmaz bir kötü alışkanlığa bulaşmıştık. 3-5 çay dediğimiz, 40-50 çay oluyordu; sigara dediğimiz de, Parlament, Malboro gibi yabancı sigaralardan en az 4 tane geliyordu masaya! Bugün alıyordum, yarın veriyordum. O günlerde, hiç kârda olamadım. Kumardan kim kazanmış ki, sen de kazanasın. Nice ocaklar sönmüş, neredeyse bizimki de sönecekti de, kurtuldum kahvehanelerden.

Önce memleketten göçtüm. O ekipten kurtuldum. Uzun bir zaman geldiğim yerde de, kahveye girmedim. Bulunduğum ortamdaki arkadaşlarımın bendeki okey tutkusunu öğrenmeleri üzerine yeniden dadandım kahvehaneye! Biraz kahvehanenin şekli değişmişti. Öğretmenevinin Lokaline takılıyorduk. Öğretmeniz ya, diyeceksiniz ki; öğretmenin işi ne buralarda… Onlarda, akşama kadar yoruluyor, akşam şöyle bir stres atmak istiyorlar, haklı olarak; yaşımla başımla, daldım ben de onların aralarına! Benim neşeli havam, her yeni günde yeni arkadaşları masamıza çekti. Bir dadandım ki, okeye ve akabinde kahveye hani modern ifadesiyle öğretmenevi Lokaline!

Çok uzatmayayım. Nasıl kurtuldum kahvehaneden. Bir gün, bir tanıdık öğretmen emeklisinin okey masasında, oyun oynarken kalp krizi geçirmesi ve ölmesi benim nefretimi kazanmıştı. O arkadaşın ölümü, benim kahvehane hayatımın son günü olmuştu.

Maddi ve manevi kayıplar yaşadığım, boş vakitlerimi boşa geçirdiğim güzel vakitlerimi benden çalan ‘dadandığım kahvelerden’ kurtulmuştum nihayet!

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR