26 Eylül 2017 Salı

Kadir YAVUZ / Ajans32

Bizim Basit Gördüğümüz Şeyleri Sen Önemsiyorsun…

19 Nisan 2012 Perşembe 01:39

Bizim Basit Gördüğümüz Şeyleri Sen Önemsiyorsun…

 

Sohbet ettiğim biri, yazılarımı inceleyip bana yönelmiş ve şöyle demişti: Yaşanmışları ele almışsın… Cadde de, sokakta da her gün karşılaştığımız ama önemsemediğimiz, dönüp bakmadığımız olayları incelemiş, onları adeta biz görmeyenlerin önüne koymuşsun.

 

Böyle diyordu… Beni anlıyordu. Şu insanın dizelerine hayran oldum… Bizim, sokakta yüzlercesini gördüğümüz ama dönüp bakmadığımız; senin önemsediğin benim önemsemediğim, aldırmadan geçtiğim ama şimdi, o üzerinde durduğun; olayın veya olayların önemli olduğu idrakine vardım, diyor. Önemsiz sandığım o şey, ne kadar önemliymiş, ben nasıl basite almışım diye düşünüyorum. Ben, nasıl böyle bir şeyi es geçmişim.

 

Hayatımızın en önemli bölümü bu görmediklerimizle veya basite indirgediklerimizle geçiyor. Hayatımızın çoğu bölümünün meslekte kariyer edineceğim, yükseleceğim meşguliyetleriyle geçiyor. O kariyer sahibi oluyoruz ama kendimizden de; çok şeyler kaybediyoruz. Hırslı yaşadığımız hayat içinde, sıhhatimizi kaybettiğimiz bir zaman ömrümüzden su gibi akıp geçiyor.

 

İş hayatındaki yoğunluk, ardından yorgunluk getiriyor… İş hayatındaki yoğunluk, özelini bitiriyor… İş hayatındaki yoğunluk, işle evlenmeyi getiriyor.

 

Başarılı bir iş kadınına “Eşiniz ne iş yapıyor?” diye sormuştum ki, cevap bana biraz buruk geldi… “Ben evli değilim!” Ben de, hemen şöyle toparlamaya çalıştım… “Haklısınız! Gayet normal… İşinde başarılı olan birinin işiyle evli olduğuna çok şahit olmuşumdur” dedim. Bazen konuşurken pat diye sorarım? “Eşiniz ne iş yapıyor?” , “Baban ne iş yapıyor?” , “Annen çalışıyor mu?” Al işte duy cevapları ve rahatla! İş mi, bu yaptığın? Sana ne, ne iş yaparsa yapsın veya nerede çalışırsa çalışsın.

 

Bu sorularla bilmeden karşımızdakini üzüyor muyuz, yoksa aksine daha memnun mu olunmakta; dersiniz? Sanki, bazen birileri de senden soruyu alıp, cevaplayarak rahatlayacakmış gibi geliyor… Bekleyen bir yapı seziyorum, o an ki davranışlarında!

 

Hiç kimseyle paylaşamadıklarını benimle paylaştığını seziyorum. Bunu sezince sorumun ardından yeni bir soru daha sürüyorum ortaya ve bir daha, bir daha!

 

Gülbahar’a sorduğum soruda öyle oldu? Aniden sorduğumu ama gülümseyerek cevabını aldığımı gördüm. Demek ki, dedim; o tebessüm dolu bakışlarıyla, küçük kız da derdini anlatacağı birini bekliyormuş!

 

Gülbahar, Vanlı! Van depremiyle şehrimize hükümet tarafından getirilip yerleştirilmiş; evleri yapılıncaya kadar, o kâbus bitinceye kadar, misafirler. Hükümet misafir ettiriyor da, biz ne kadar onlara misafirliği tattırıyoruz. Konuşmasak birbirimizi nasıl tanıyacağız. Öyle ya, sormak gerekiyor değil mi?

 

Ben sormuştum ki “Baban ne iş yapıyor?” diye? Yüreğinde, deprem oldu Gülbahar’ın, döküldü sözleri, birer birer! “Babam mı? Babam, ben bir aylıkken bizi bırakıp gitmiş. Annem ve ablamla kalmışız baş başa! Dedem, saygın bir işadamıymış. Ama ölünce ona gösterilen saygınlık askıya alınıyor… En yakınları bile varlığını taksimle uğraşıyor. Mal mülk başkalarının eline geçmesin diye annemi küçücük yaşta amcası oğluyla evlendiriyorlar. Bütün malları bir güzel ellerine geçirdikten sonra amcaoğlu annemi iki kız çocuğuyla bırakıp, kocasını terk etmiş bir başka kadınla, başka bir şehre gidiyorlar.

 

Boşanma davası, mahkemeler, dertler, sıkıntılar art arda devam ediyor… Ta ki, Van depreminin olduğu güne kadar… O günü de Gülbahar’ın Teyzesi Nilgün’den dinliyorum.

“Geçen gece, şiddetli bir rüzgâr vardı ya! O gece, ablamla beraber sabaha kadar uyuyamadık. Pencerenin arasından uğuldayarak içeri girecekmiş gibi kulaklarımızı parçalayan rüzgârın uğultusu, deprem günü duyduğumuz korkunç uğultuya benziyordu. O korkunç ses kulaklarımızdan hiç gitmiyor.” Diyordu.

 

Teyze, uğultuyu unutuyor; güler yüzüyle, sempatik hareketleriyle bir an İşletme Fakültesini bitirdiği yıllara gidiyor. Çarpık arkadaşlıklara dalıyor. Eniştesinin ablasını bırakıp gidişine takılıyor ve birden hayallerinden sıyrılıyor. Gözler ileriler de, sözler anlamlı ve biraz da manidar dökülüyor “Hoca’m… Çok zaman evliliği düşünemedim. Hep ürktüm, evlilikten! Acaba, ablam gibi mi olur akıbetim diye geri durdum… Kaçtım evlilikten! Ne dersin, haklı mıyım Hoca’m?” dediğini ve vurgun yemiş dalgaların yosunlu kayalıklara çarptıktan sonraki bir anlık duruluşuna döndüğünü hissediyorum.  

 

Saatlerce konuştum. Rahatlamıştı. Beni dinleyişi ve her cümle arasında, nefes alışverişimde, dinlenirken araya girişlerindeki teşekkürleri kendisine olan hayranlığımı bir kat daha artırıyordu.

 

Birçoklarının üzerinde bile durmadığı basit bir olayı ele almıştım ve yine bir şeyler yorumlamaya çalışmıştım.

 

Nilgün ve Gülbahar, hayatımızın yoğunluğu arasında görmediğimiz, görmezden geldiğimiz veya basite alıp önemsemeden geçtiklerimizden biri veya birkaçı!

Ne zaman göreceğiz, gerçeği veya gerçekleri!           

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR