25 Eylül 2017 Pazartesi

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Canı Çok Yanıyordu...

16 Nisan 2016 Cumartesi 09:55

Canı çok yanıyordu, dili damağına yapışmış, başının üzerini ateş basmıştı. Söylediği her şey aklında uğuldayarak dönüyor, duyduğu her söz  vızıldayarak kulaklarını kemiriyordu. Asla aklında böyle bir konuşma yoktu. Tüm iyi niyetiyle, defalarca konuşmasının provasını yapıp, en cici elbiseleri ile kelebekler gibi gitmişti. İçinde tarifsiz bir sevinç vardı. Yaşadığı her güzel gün, taptaze yüreğindeydi. Ya şimdi, ağzında acı bir tat, gözlerinde sayısız karıncanın diş acıları, kalbinde kocaman bir yumruk...

 
Altı ay önce tayinle geldiği küçük ilçede en çok ondan yakınlık görmüş, ailesinden ilk ayrıldığı, tedirgin olduğu bir zamanda onu kendisine aile saymıştı. Her şey inanılmaz güzeldi. Aynı eve yerleşip, her şeyi beraber yapmaya başlamışlardı. Bir hafta önce arkadaşı gelip, ben aparta geçiyorum hoşça kal demişti. Sebebini bir türlü anlamadı. Anlayamazdı...
 
Bir hafta boyunca eve gelmesini beklerken ona hediyeler gönderip, sürpriz yemeklere davet etmişti. Bir ara şiirler,şarkılar bile gönderdi telefonla. Abarttığı oldu, ısrara kaçtı tavırları ama hiç yüksünmedi. Çok sevdiği birine, çok sevdiğini gösteriyordu. Bunun neresi yanlış olabilirdi. Zarar verecek bir şey değildi bu, en kötü ihtimalle dayanamaz geri dönerdi.
 
İnsanın en zor anladığı  değer, SEVGİ. Nedir niyedir, neden olmaz, neden olur, asla anlayabilmiş değiliz. Olumlu düşünce ile tarifsiz bir şekilde yakınlık duyma. Beklentileri kapatıp ölçüsüz sunma. Suyun meyil yönüne doğru akması gibi, sevgi duyulana doğru bütün olarak yönelme. Ağzımın tadı derdi, sütçü dede eşine. Gülüşürdük ablamla birbirimize bakarak, seksenli yaşlardaydılar, bizde on- on bir. Ağzımın tadı mı ne tuhaf. Gözümün ışığı, sanki kedi. Karanlık yine karanlıkta onun gözünün ışıkları var. Yaşlıların, dünyada salimen çok zaman geçirip, yaş almışların, bize benzemeyen tatlı ve hafif ifadeleri var. 
 
Sesin ışık, sesin nefes, sesin ümit, sesin can. Sesin hayat, sesin... Uzar gider cana kadar.
 
Annenin yavrusuna, kızının babasına çocuğun oyuncağına, teyzenin çiçeğine, ressamın çizgilerine, bir bağ ve sebeple sevmelerden kıymetlidir sebepsiz sevmeler. Aşk belki divanelik, serkeşlik, kendini kaybetmişlik içerdiği için ürkütücüdür ama duru sevgi bir o kadar güven ve huzur yüklüdür.
 
Yüreği akidem, sana laf anlatmayacağım. Biliyorsun ki sevgi, çiçeği koparıp kitabın arasında kurutmak değildir. Ona rüzgar, güneş, göz değmesin diye üzerine serilip tenini kurutmaktır. Sevdiğini beslemektir, onu emip tüketmek değil. Kasabın sevdiği biftek gibi dövmesin sevgin beni. Terzinin, delik deşik etmeden önce okşadığı kumaşı gibi olmayım sana. Çinicinin, uğraşıp didindiği, terleyip yorulduğu, en sevdiğim dediği, sonra yakıp pişirdiği eseri gibi sevme beni.
 
Ayı yavrusunu ipeğim ipeğim diye kadife avuçlarla sever ya, işte öyle dışının sertliğini, içinin mertliğini, neyin varsa dağ taş misali hepsinin özünden halis yanınla sev beni. Kırmadan, hırpalamadan, incitmeden. Sevgi narin, hassas, kırılgandır. Sevgi içinin dikenli bağından, dikene dokunmadan gül derip sevdiğinin hizmetine sunmaktır. Gözünün bakışına ışık, teninin tazeliğine yağ, ruhunun sıkıntısına koku, daralan dünyasına renk olarak kullansın diye. 
 
Gerçek sevgileri unutturma, gerçek sevmelerin tadını yaşat bize ALLAHIM...
* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR