19 Temmuz 2018 Perşembe

Kadir YAVUZ / Ajans32

Çarpıklık...

31 Ocak 2018 Çarşamba 14:21

“İbni Rüşd diyor ki,

Cehaletin yaygın olduğu toplumlarda din ticareti en karlı kazançtır. Bir cahile tahakküm etmek istiyorsan batıl meseleleri dini bir kılıfa koyman yeterlidir.” 

 

Çarpıklık Duyulmaz Görülür…

Gecenin bir saati, durmadan okuyordum. Bir şeyler bulmam lazımdı. O görevimi tamamlayıncaya kadar okumayı bırakmam mümkün değildi. Nihayet o cümleye rastladım. İçimdeki fırtına dinmişti. Çarpıklık ufukta görülmüştü.

O cümle neydi? “Nefsinin ayıbını gören bahtiyardır.” Ben önceden niye düşünemedim? Düşünmez olur muyum? Düşündüğüme yakın bir şeyi yakaladığım için bu cümleyle birlikteyim. Bu cümle insan hayatında, büyük çalkantıları tamamlayacak boyutta… Boyutunu tespit ettikse cümleyi tanımlamaya geçeyim. Ancak meseleyi ele alışımız, tamamlayıcı unsurları değerlendirişimiz çok önemli! Orada biraz hassas davranmamız gerekiyor.

Bunu çoğu zaman yaparım. Öyleyse, doğru yoldayım. Kızanlara aldırış etmeden yoluma devam etmeliyim. Ben hatalıyım, derim. Yapmasaydım, söylemeseydim, kırmasaydım, derim. Kendimi defalarca suçlarım. Nefsim ileriye çıktığı için canım sıkılır. O susmadıkça, kendimden emin olamam. Benden daha fazla suçlu olmasına rağmen bir suçlu aramadığım çok vaka yaşamışımdır. Tek taraflı bir yargı sistemini işletirim hep! 

Suçlamak kolaydır. Hakaret etmek, aşağılamak, yıkmak, o kadar kolay şeyler ki, önemli olan yapmak, yaşatmak; kuruyan fidanı sulamanız, bir fayda vermez. O kurumuştur. Kuruyanı sökecek, yerine yenisini dikeceksin. Çarpıklık duyulmaz görülür. Kurumuş bir ağacı, gözünüzün gördüğü en uç noktadan görürsünüz. Köyümüzde bir arazimiz vardı. Tarlamızın üst başına, beş bine yakın kavak diktik. Rahmetli babamla çok gittik, geldik. Şehirden gidip ağaçları sulayacaksın, bakımlarını yapacaksın, ayrık otlarını ayıracaksın ve kuruyanları sökeceksin. Rahmetli babam öyle derdi ‘Oğlum, kuruyan bir fidan görürsen, onu hemen sökmelisin. Kendisi yaşamayacağı gibi çevresindeki fidanları da kurutur.’ derdi. Ne yapmamız gerekiyormuş! Kuruyan bir fidanı sökmek gerekiyormuş. Kuruyanı göreceksin. Görmezden gelseniz de, ben kurumuşum diye bağırır. Ne etseniz, göze çarpar. Bütün mesele fark etmeye gelip, dayanıyor.

Üstünlüğü takvada görmeyenlerin önemli mevkileri ele geçirmiş olduğu bir toplumda, rüzgâr hep onlardan yana eser. Doğruları tespit zorlaşır. Onların her dediği doğrudur. Onların düşündüğü doğrudur. Onların yazdıkları doğrudur. Eleştiremezsiniz, tenkit edemezsiniz. Etseniz de, aforoz edilirsiniz. Üstünüze üstünüze gelirler. Susturulursunuz. Sanattan, sanatçıdan anlıyor görüntüsü veren biriyle tanıştığımı sanmıştım. Çok hararetli bir lisanla, toplumda anlaşılmadığımı anlatıyordum. Beni epeyce dinledikten sonra “Meşhur olmak istiyor musun? Seni mason kulübüne sokayım mı?” dedi. Birkaç saniye, dondum, kaldım. ‘Hayır! Hayır!’ dedim. 

Ne kadar etkili, ne kadar yetkiliydi, gerçekten bilmiyordum ama kendisinden çok emin bir şekilde konuşuyordu. Kulaktan dolma bu tip bazı şeyler birkaç kez daha duymuştum. İlgilenmemiştim. Uzak durmuştum. Hani bazen rastlıyoruz ya, bir yazar vatanımızın istila edildiği seferberlik zamanlarında, birlikte yaşadığımız Ermeni tebaasını toplu katlettiğimizi söyler, anında bunun yazdığı kitap milyon basar, yazarı ödül alır ama maalesef kendi ülkesinde yaşayamaz, ödül verenler yanlarına alırlar veya kaçmak zorunda kalır. Böyle ödüllendirilmişsin, eserin yok satmış, vatandan uzak kalmışsın, milletine ihanet etmişsin, sen bu topraklardan olmadığını belirtmişsin; olmaz olsun, böyle ödül! 

Gerek din kisvesi altında çıkmış, gerekse sosyal çevrelere hitap eden şair ve yazar ve bunları yönlendiren gazeteci, şair ve yazar dernekleri o kadar çok ki, üstelik her yıl ödüllü yarışmalar tertiplerler, edebiyat alanında maksatlı derecelendirme yaparlar. Kimlerin seçileceği bilindik; birinciler, ikinciler, üçüncüler seçerler. Seçilecek eserde bellidir, seçilecek yazar da bellidir. Türkiye’nin birçok ilinde ve hele özellikle büyükşehirlerde adı şairler ve yazarları sevenler derneği adı altında birçok yer vardır. Antalya’da böyle bir tabela derneğiyle yıllar önce karşılaşmıştım. Yıllar önceydi. Bir arkadaşımla Antalya’ya gezmeye gitmeye karar vermiştik. O günlerde yayımlanan bir eserimi tanıtmak adına gittiğim yerlerde tanıdıklara veya edebiyatla

ilgilenenlere hediye ediyor, kendimce avutucu bir çalışma yapıyordum. Saatlerce dolaştıktan sonra adresi bulduk. Bir sokak arasında, oyun oynanan bir kahveyle karşılaştık. Büyük sıkıntılar yaşamış bir bayana destek olmak amacıyla açılmış, küçük bir tost köşesi, bir köşede de küçük bir raf, rafta 8-10 kitap var. Şairleri seven o bayanı oyun oynarken bulduk. Isparta’dan geldiğimi ve edebiyat çalışmalarını duyunca koşarak tanışmaya geldiğimi söyledim. Gülünçtü. Gittiğim için utana sıkıla kitabımı hediye edip, ayrıldım. Buralardan bir ödüllük şair ve yazar çıkarsa şaşırmayın. Merdiven altı tabiri kullanmaya utanç duyuyorum ama burası işte öyle bir yerdi. Orada yalnız sevindiğim bir şey vardı. O beni çok duygulandırmıştı. O kadıncağız, çok darbe yemiş, sokağa atılmış, terk edilmiş veya itilmişti. Ona sahip çıkmak adına birkaç hayırsever vatandaş burayı açmışlar. Arka tarafta küçücük bir yer vardı, bir yataklık yer… Orada da, yatıp kalkıyordu, sanıyorum. İçim titremişti. Çektikleri kadının kadınsı yanını söküp almıştı. Ondan geriye cılız bir beden kalmıştı. Yine de, duygularını öldürememişlerdi ki, Antalyalı Edebiyatçıları Sevenler Derneği veya buna benzer bir isimle mücadelesine devam ediyordu. 

Neyse dönelim konumuza… Velev ki, bu dernek şairleri ve yazarları çevresine toplasa, sonra ödüllü yarışmalar tertiplese, böylesi bir ödül kıymet ifade etmez. Onlar ne yazarsa yazsınlar, benim açımdan zerre-i miktar kıymeti yoktur. Bir yazarın takvaca üstünlüğü yoksa benim gözümde onun bulunduğu mevkiinin ve elde ettiği şöhretinin anlamı yoktur. 

Bir Pazar sohbetinde, Hüseyin Gülerce; kendi kendilerini bir yerlere getirenlere, birbirlerini alkışlayanlara, kendilerinden birilerine ödül verdirtenlere ve onların eserlerine dışardan biri, dil uzatamaz, söz söyleyemez, diyordu. Sanırsınız ki, yazdığı eser kıymetli, değil! Merdiven altı tabiri kullandığımız, yan ürünlerin üretildiği yerler vardır. Bu eserlerde o merdiven altı ürünler kadar kalitesizdir, değersizdir. Verilen ödüller de, göstermeliktir. Ben hep şuna inanmışımdır. Eğer bana benden olmayan biri ödül veriyorsa, beni yerlere göklere sığdıramayacak kadar methediyorsa, ben bir ihanet içindeyimdir, derim. Kendimi sorgularım. Sorgulamaktan uzaksan, şeytan üçgeninin içine çabuk düşersin. Yok, inancından, ahlakından, kültüründen eminsen bildiğin yoldan şaşma, derim. Ben, kendimce rahatım. Bir endişem yok! Bir beklentim de yok! Ancak senin yanında olması gerekenler neden yanında olmuyorlar diye üzülüyorsun elbette! Onların duygularını kim köreltti? Onlar neden görmezler? Körler mi, sağırlar mı, dilsizler mi? Neden görmezler, neden duymazlar, neden konuşmazlar? 

Çarpıklık duyulmaz görülür demiştim değil mi? Bugün görmeseler de, bir gün görecekler. Ben rahatım şükür! Onların şu an yaşadıkları hayat üst düzeyde, refah anlamında yüksek belki ama her an kaybedebilirler ve her an kaybetmek korkusuyla yaşarlar. Senin yaşantına, senin fikirlerine inandıkları halde kaybetme endişesi sana yakınlaşmalarını engeller. 

Bulundukları makam şimdilik onları aldatıyor. Mevki itibariyle kör noktadalar. Hatta bizzat körler onlar. Sen kalkmışsın, körlere ayna satmaya çalışıyorsun. Niye öyle yapıyorum? Bilsinler, benden haberdar olsunlar, haberim olmadı, olsaydı desteklerdim, yanında olurdum, diyemesinler. Niyetim bundan ibaret! Yanlışım varsa yaptığın ‘ayıp’ deyin. Ben nefsimin ayıbını bilen bir bahtiyar olmak istiyorum. O zaman tüm çarpıklıklar kendiliğinden ortaya çıkar. 

Cehalet almış başını gidiyor. Söz sahipleri, okumuyor. Okuyana, yazana rağbet yok! Bazen bedenimi bir ümitsizlik sarıyor. İnsana yazıyorum, insanıma sahip çıkmaya çalışıyorum, düşene el uzatıyorum, yerden kaldırıyorum. Derdiyle ilgileniyorum, yarasına merhem olmaya çalışıyorum, sıkıntılarını çözme adına önüne düşüyor, işini çözüyorum. Onca şeyden sonra bir de ayrılırken, kitabımı imzalayıp veriyorum. Hediye ediyorsun. İçine girmiyor, zahmet edip ne yazmışsın diye bakmıyor bile! En acısı ne biliyor musunuz? Bırakın Türkiye’yi, bulunduğun şehirde yaşadığın farkında değiller. Benim şehrimde şunca eseri olan bir yazar var diyen birkaç kişi çıkmaz mı? Aralarında yaşadığıma şaşıyorum. Görünmez miyim, diyorum. Bazen yalnız başıma yaşıyorum, sanıyorum. Sonra ‘Bu kalabalıklar nereden çıktı, nereye gidiyor bu insanlar, bunlar nereye bakıyorlar?’ diyorum.  

Çarpıklık duyulmaz görülür. Çarpık giden bir şeylerin ben farkındayım da, on binler, yüz binler, milyonlar neden farkına varmazlar. Fark eden biri var ya, o yeter de artar bile! Ben ayıbımın farkındayım, o nedenle bahtiyarım; farkında olmayanlar, düşünsünler.

 

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR