26 Eylül 2017 Salı

Neriman CANBOLAT / Ajans32

Cehalet ve Gençlik Sendromu

27 Aralık 2011 Salı 16:44

Yakın bir zaman içinde yaşadığım ve şokunu hala atlatamadığım bir hadiseyi sizlerle paylaşacağım. İşte toplumu ilgilendiren bir acı daha. Son yıllarda reaksiyonist tepkilerin ardından alınan kararlar bakın insanları ne hale getirmekte. Gençlik sendomlarında yalnız kalan kızlarımız, bu dönemde ailelerinin bu sendroma karşı ne yapacaklarını bilemediklerinden kendilerininde fark edemedikleri yanlışlara düşerek tepkilerini dile getiriyorlar. Toplumumuzda kanayan bu yaraya kim parmak basacak, daha ne kadar bu acıları yaşayacağız. Bu yavrularımıza kim sahip çıkacak...

İşte onlardan birisi daha yaşandı. Yıl 2012 oldu ve hala gazetelerde tv'lerde buna benzer haberleri görmekteyiz. Göremediğimiz haber konusu olmayan kim bilir ne karar olaylar vardır. Buradan Sayın devlet büyüklerime ve Kadın ve Aileden sorumlu Bakanımız Sayın Fatma Şahin hanımefendiye bu bölümü acizane bir küçük beyin fırtınası olarak yazmak istiyorum. Genç kızlarımızın yaşadıkları bu sendromları bastırmakla alakalı rahatlıkla uğrayıp rehabilite olacakları merkezleri açılamaz mı? Yapılırsa, geleceğimizi emanet edeceğimiz toplumumuzun en önemli müessesesinin en önemli bireyi annenin bu dönemi sağlıklı atlatması için çok önemli bir çalışma olur. Zira bazı yörelerimizde hala aile büyükleri bile cehaletini yenememiş bu sendromun üzerine benzinle gitmekte. Böyle olunca da aşağıdaki hadiseler sürekli medyanın gündeminden düşmüyor...

Küçük dostum Ayşe’m; sana “geri dön “ desem, dönermisin? Bilirim ailene, özellikle de kardeşine ne kadar düşkün olduğunu. Seni çok iyi anlayabiliyorum. Ya ailen! Şimdi ne yapıyordur? Pişmanlıkları ne boyutta kestiremiyorum. Tabii ki yüreklerine asla sönmeyecek olan ve yıllarca yakacak olan bir kor düştü. Eminim ki sende aynı acıları yaşıyorsundur, belki de tam tersi çok mutlusundur.

Mutlumusun oralarda Ayşecik?
Ya giderken! Nelerden, kimlerden vazgeçtin?
Hangi hayallerini, hangi umutlarını, hangi özlemlerini bıraktın?
Gidince neler kazandın veya neleri kaybettin?
Bu sorumun cevabı sadece sende saklı kızım…
Aslında çok özledim seni biliyor musun?
Kahvaltılarımızı, sohbetlerimizi, Neroş diye çağırmalarını, kahve içmelerimizi…
İşte kısaca özledim seni küçük dostum…
Pişman olurda dönersen geri , olmaz ya!
Oldu ki ailen seni istemedi; her an bu anne saydığın, abla saydığın Neroş’un kapısı sonuna kadar açık Ayşecik…

Bütçeyle yaşayan, varsa alabilen, yoksa da isteklerinden vazgeçen asgari ücretli bir ailenin en büyük kızlarıydı Ayşecik. Ailesine destek olabilmek için okulunu yarıda bırakıp çalışmak zorunda kalan. Hayallerini, pembe düşlerini ilkokul belgesiyle rulo yapıp, tozlu raflara kaldıran yüzlerce Ayşecikten sadece bir tanesiydi... Küçücük yaşta çalışıp biriktirdiği tüm birikimlerini, kendinden küçük kız kardeşinin düğünü için hiç tereddüt etmeden teslim etmişti ailesine. Sadece parasını mı ? Evlilik sırasını bile vermişti. Kardeşinin düğününde üzüm karası saçları, zifiri karanlık gözleri ve kusursuz vücudu ile prenses gibiydi. Ama o gözlerinde gizli bir hüzün vardı. Kendisinden önce kardeşinin evlenmesi, aynı zamanda da, tüm çeyizini, parasını vermesi sanırım, onu biraz üzmüştü. ..

İş yerine gelen müşterisinin ilgi ve alâkası Ayşeciğin ayağını yerden kesmiş, âşık olmuştu. 2 ay birbirlerini tanıma aşamasından sonra evlilik kararı almışlar ve damat adayımız babası olmadığı için yengesi ve biricik annesiyle, Ayşeciği istemeye geldiler. Buraya kadar her şey normaldi. İlk tanışmaları bilirsiniz… İki tarafta birbirini incelemiş, Düşünmek için zaman istemişler. Aradan bir hafta süreç geçmiş Ayşeciğin annesi” kesinlikle seni o aileye vermem” diye tutturmuş. Gerekçe olarak ta neymiş efendim erkek tarafı çok sosyeteymiş.

Özelliklede annesi çocuklarına çok düşkünmüş, ilerde ya çocuk annesinin dizinin dibinden ayrılmazsa ne yaparlarmış? Geri düşünceliliğe bakarmısınız. Sanki kendisi çocuklarına düşkün değil. Hangi bir anne çocuklarına düşkün olmaz.? Zaten huzursuzluk bağları kopuk olan ailelerde yaşanmaz mı? Ayşecik son kez annesiyle konuşmak istemiş, çok sevdiğini anlatmış. Vermezlerse kaçacağını belirtmiş ama, annesi “kaçarsan kaç” demiş.

Çaresiz olan Ayşecik işten de ayrıldı, aile evden çıkmasına izin vermiyor. Bunalıma giren, haksızlığa dayanamayan küçük dostum artık sevdiğine kavuşma zamanının geldiğini düşünerek aşkının arkasından elinde küçücük bir çanta ile sessizce telefonlarını da kapatıp nerede olduğunu bilmediğimiz, azgın karanlığın arasında hayatının yolculuğuna gitti.. Şok geçirmiştim! Duyunca günlerce sorguladım Ayşe’yi ve aileyi, kendi dünyamda… Sorgulasam ne olacaktı ki! gitmişti artık gencecik kız, yeni bir hayata yeni bir şehre… Oysa hayalleri vardı. Gelinlik giyecek, babasının evinden elini öperek çıkacaktı. Düğünü olacak hatta şahidi ben olacaktım. Şimdi nerededir ne durumdadır kimse bilmiyor.

Ah be aileler bu hayat Ayşecik gibi kaç tane kızımızı hiç acımadan harcadı. Evden kaçan kızların nasıl bataklığa sürüklendiğini, tecavüz edilip atıldığını, öldürüldüğünü, satılan kızlarımızın ibret dolu haberlerini her gün basında izlerken; halâ duyarsız, umarsız aileler çocuklarına sahip çıkmamakta ısrar ediyorken; Ayşecik ne ilkimiz nede sonuncumuz olacak. Artık yeni kuşaklarımız evden kaçmayı tercih ediyor. Çünkü kuralsız gençliğimiz var artık. Kızlarımız ileride torunlarımızın annesi olacakken keşke diyorum; keşke biraz daha sevecen, biraz daha olumlu yaklaşabilsek. Sevgi varsa, çözüm her zaman vardır. Çözümün tek adresinin sevgi olduğunu artık hepimiz bilmeliyiz ve kabul etmeliyiz.

Bilinçli aile ve toplum olarak çocuklarımıza, özelliklede kızlarımıza sahip çıkmalıyız. Ülkemizde çare bulunması ve üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konulardan birisi evden kaçan kızlarımızı tekrar nasıl kazanabiliriz projesinin gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bilinçli toplum, çocuklarına sahip çıkar. Bu nedenle hepimize büyük görevler düşmektedir. Belki de bu yazıyı okuyan kaç kişinin evinde yaşandı bu tür olaylar. Aileler siz değişmezseniz, koşullar değişmek zorunda bırakıverir. Biz bayanlar aslında birazda duygusal olduğumuz için sanırım. Aşkımızın sevgimizin peşine düşebiliyoruz. Veya baba baskısı, aile baskısı bizleri başka sahte mutluluk adı altında, daha kötü batağın başlangıcına itebiliyor.

Bu olayda sizce suç kimde?. Ailede mi yoksa Ayşecikte mi? Kızının genç yaşta evini terk etmesine neden olduğu sonucu, başına geleceklerden kendilerini ne kadar sorumlu hissedecekler? Sevdiği gence vermedikleri için zorla bir başka yaşama sürüklemenin vicdan azabını ne şiddette hissedecekler. İki insan birbiriyle anlaşıyor, kültür ve yöre farkı, hor görme devreye giriyor. İnsanlar birbirini tanımadan nasıl fikir beyan edebilirler. Zamanla, yaşadıkça birbirini tanırlar. Bu olayda ben tamamen aileyi suçluyorum. Küçük kızlarını küçük yaşına rağmen sevdiğine ve ablasının bütün haklarına sahip olarak evlenmesine izin veriyorlar.

Ayşeciğe gelince: yasaklar konuluyor. Çocuklarımızın çok kötü arkadaşlarıda olabilir. Ondan bıçak kesiği gibi ayırırsak yanlış yaparız. Bence o kötü huylu arkadaşına önce şans tanımalıyız. Doğruları öğretmeliyiz. Baktık düzeleceği yok kendi çocuğumuzu bilinçlendirmeliyiz. Artık lütfen küçük yavrularımız bizim çocuklarımız değil, biz onların arkadaşı olmalıyız.
Bize her şeylerini anlatabilmeliler. Yoksa avuçlarımızdan kayıp giderler ve dışarıda cirit atan kutların sofralarına meze olmaları kaçınılmaz olur, asla bir daha kazanamayız.

Keşkelerle çocuk yetiştirmektense, iyi kilerle büyütelim yavrularımızı. Geleceğimizin anne, babalarına sahip çıkalım.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR