22 Eylül 2017 Cuma

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Ederimiz Ne, Çarelerimiz Neler...

18 Nisan 2015 Cumartesi 11:25

Öğleden sonra Fatih Caminin avlusu, bayram yeri gibi olur. Çayını demleyip, termosa koyan, ekmeğin arasına bir iki parça bir şeyler sıkıştıran soluğu alır avluda. Paten kayanlar, bisiklete binenler. Satıcılar, simitçiden baloncuya herkes oradadır. Sadece Fatih Cami değil, Yavuz Selim, Süleymaniye, Eyüp sultan. Küçücük sokak arası parkları bile gece yarısına kadar dolup taşar. İstanbul başka alem. Yine gönlüme hasreti düştü kalabalığın. Ne yapsınlar, taşı toprağı altın deyip kopup gitmişler. Bodrumlarda, daracık balkonsuz evlerde zaman geçiriyorlar. Onlar için nefes alanı o kalabalık mekânlar. Eee herkes bizim kadar şanslı değil, çıkacaksın sahile, hastane altından Özbel' e kadar yürüyeceksin. Halin mi yok, pencereni aç, evde mis gibi havayla tazelenirsin.

 

Doğamızda var bu. Ortam bizi yoruyorsa bırakıp gidiyoruz. Gidiyoruz sıkıştıkça, daraldıkça, çabalayıp boğuşmak yerine, kaçıyoruz. Yorulmak istemiyoruz. Yorulacak kadar dinlenip, boş duruyoruz oysa. Bozulanı düzeltmek zor geliyor, hemen bırakıyoruz. Kirleneni temizlemek yerine atıyoruz. Geçinemeyince, anlamaya çalışmak, iletişim kurmak, sabredip emek sarf etmek yerine boşanıyoruz. Evladını şımarık yetiştirip başaramadım, tertipli düzenli yapamadım, disiplini görsün, öğrensin diye yatılı okullara, yurtlara gönderen anne- babalar var. Sorunu bırakın, sorumluluk almak istemiyoruz. Evladın derdi tasası bitmiyor, okul üniversite, aman bir de dünür, torun uğraşamam köpeğimi seviyorum, bana yetiyor diyor, yeni nesil.

 

Ne kadar dirençsiz, güçsüz, mukavemetsiz olduk. Bezgin, miskin ve keyifsiziz aynı zamanda. Doyma bilgisi yok uyaranlarda. Zevk sınırı, haz ölçüsü. Limitler kayboldu, algılar devre dışı. Kahkahalarla gülen insanlar yok artık. Ya ilaçla sakiniz veya maddeyle coşkulu. Ölmedik, ruhlarımız bedenlerimiz de ancak, ruhlarımızın ışıkları sönmüş, güneşleri soğumuş. Sihri kaçmış gibi yaşamın. Renkleri solmuş. Sevgiler yapmacık göstermelik, aşklar ihtiraslı bir heveslik. Çok hızlı akıyor zaman. Tanımadan dost, tat almadan düşman oluyor insanlar. Sebepler ve sonuçları da karma karışık. Soğuk makarna gibi ilişkiler. Tadı kaçmış çay gibi buruk mayhoş lezzetsiz. Geçici heveslere yöneliyoruz. Anlık ve zahmetsiz. Evde yemek hazırlamaya uğraşmak ve sonrasında bulaşık tabaklara dokunmak yerine, dışarı çıkıp afiyetle doyup dönüyoruz.

 

Yemek hazırlarken yenilenen, çoğalan birçok duyguyu da kaçırmış oluyoruz. Minicik bebekleri bakıcıya verip, gün boyu boğuşmuyoruz belki ama onun tazecik zihnine ilk kazınan portre, ilk doyuran dokunuş da olamıyoruz. Ne kadar kolaysa rahatımız o kadar kolay oluyor kaybetmemiz. Oysa yattığımız yerden belli oluyor halimiz. Eserimiz gösteriyor bizi. Ya aslan yürekli Richard veya batan gemiyi ilk terk eden farecik oluyoruz. Karar bizim. Elimizi yüreğimize atıp karıştıralım. Ederimiz ne, çarelerimiz neler. Zamanı değiştiremeyiz ama mekânı ve cihanı elbette değiştiririz. Bankalara güvenme, milli sermayeyi dışarı taşı. Okulları beğenme, beyinleri dışarı kaçır. Elimizde kalanları, iştahla gözleyenler var. Kaçtıkça büyür sorunlar, yüzleşip boğuşmalı. Çare ışıkta değil, çare karanlığa ışık olmakta. Terlemeden ele geçen, uğurlamadan gider.

 

Bedeli kadardır değeri.

Kıymetini arttırır emeği.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR