21 Eylül 2017 Perşembe

Kadir YAVUZ / Ajans32

Gençken Tüccardım Ben

30 Kasım 2015 Pazartesi 13:58

“Ömür dediğin üç günlük dünya. Birini çektiklerine say, birini sevdiklerine, birini de beklediklerine. Çektiklerine ‘imtihan’ de, sevdiklerine ‘şükür’ de, beklediklerine de, ‘ya nasip’ de.”

 

Gençken Tüccardım Ben! 

Tüccar deyince, öyle uluslararası ticari hacmi büyük bir şirket değildim. Yan şirketleri olan, atı, katı yatı olan, biri değildim. Küçük esnafta değildim. Orta, kendi halimde, kimseye muhtaç olmadan yaşayan, dıştan bakıldığında da, imrenilen biriydim. Esnafın çocuğu olarak doğmadım. Babam adliyede küçük bir memurdu. Babamın babası gazi dedemden, köyde bağ, tarla kalmıştı. Amcam ve babam sırayla bakıp ediyorlardı. Ancak ne ekip biçseler, hep zarar ediyorlardı. Şehirden köyü koruyup kollamak çok zordu. Memurlardı. Köy işlerini unutmuşlardı.

Memur olmadan önce babam biraz ticarete el atmış, Antep’ten mal getirip satmış. Onu ballandıra ballandıra bir anlatırdı ki, o anlatışı olsa gerek, ticaret aşkı ruhuma işlendi ta o zamanlar. Annemin babası dedem, gençliğinde köyde ticaretle uğraşmaya başlamış, şehre göçmüş, ölünceye kadarda yine aynı ticaretle hayatını idame etmişti. Soyda, ticaret var yani! Onu söylemeye çalışıyorum. Maksadımı aşmadan, konuya gireyim.

Eskiden, evin reisi çocuğunu ne kadar okutmayı düşünse de, okul tatillerinde ticaretle filan uğraştırırdı. Kimisi çocuğunu terzinin yanına koyar, kimisi bakkalın; kimisi sanayi esnafının yanına, kimisi berberin yanına koyar. Kimisi simit sattırır, kimisi de fıçı üzerinde buz ve içinde de gazoz… ‘Buz gibi gazoz var’ diye bağırdığımı, gazoz sattığımı hatırlar gibiyim. O zamanlar, büyük kalıplar şeklinde buz fabrikalarının ürettiği buzlar olurdu. Evlerdeki yiyecekleri, buzla soğutarak yerdik. Buzdolabı yoktu, yiyecekleri tel dolabında muhafaza ederdik. Buzdolabı, merdaneli çamaşır makinesi çok sonra hayatımıza girdi. Elektrik süpürgesi yerine gırgırla temizlik yapılırdı. Elektrik makinesine benzeyen gırgırdan çok önceyse el gırgırı vardı. Yerde emekleyerek el gırgırıyla temizlik yaptık mı, yaptık. Bataryalı radyo, en eski ev eşyamızdır. O çocukluğumda vardı. Gençlik yıllarımda, siyah beyaz televizyonla tanıştım. Sonra renklendi televizyon. Tek kanaldan çok kanallara geçildi. Rahmetli Özal’la birlikte, birçok şey özelleşti.

Ticaret hacmi arttı. İthalat, ihracat yapılmaya başlandı. Döviz serbest oldu. O dönemde yani Özal döneminde ticarete adım atmıştım. Cebimizde Mark bulundurmanın yasak olduğu yıllardan, serbest olduğu devire adım atmıştık. Dövizin hızlı artışına ayak uyduramıyorduk. Esnaf olmak, ayakta durmak zordu. O krizli zor şartlardan ve darbelerden nasibimizi aldık. Ticaretten soğudum. Bir zamanlar özendiğim ve severek girdiğim ticaret hayatımı nasıl bitirebilirim, hesabı yapıyordum. Bir gün, Ecevit kriziyle noktayı koydum.

18 yıl! Koskoca 18 yıl! Neler yapmadım, neler? Hani eskiden deyip başladığım yer var ya, o eski ne zamandı? Liseye başladığım yıl! Herkesin babasının, mutlaka çocuğunu bir ticaret dalında denediği; ama, benim babamın asla ticaretime gerek duymadığı, nedeniyse durumumuzun iyi oluşuydu… Buna rağmen ben ısrarla bir şeyler yapmak istiyordum. Eve katkım olsun, diyordum. Sonra razı ettim babamı! Bir terazi aldı bana, Elazığ’ın Gazi Caddesinde Yazlık Çiçek Sinemasının önünde, sinemanın bahçe duvarına sırtımı dayadım insanları tarttım. ‘Tartılalım abi’ , ‘Kilosunu bilenden para almıyorum’ filan deyip, gönüllerini aldığım insanları tartmaya başlamıştım.

Bir yaz tatili, çok güzel para kazanmıştım. İlk paramla eve gaz sobası aldım. Sonra buzdolabı… Hiç unutmuyorum. Öyle bir etkilemişti ki, o yaşadığım talihsiz olay! Evimize hırsız girmiş, özellikle sandığa gizlediğimiz benim kazandığım paralarımı çalmıştı. Babam hırsızı yakalatmıştı ama paramı harcamıştı. Bir şey alamadık. Zayıf, cılız, çelimsiz, hastalıklı bir tipti, hırsız! Kız kardeşimin tarifiyle polis onu buldu, eve getirdiler, keşif yaptılar. Çay, şeker, 5’lik vita yağı filanda almıştı. Fakir, muhtaç, eşinin ve çocuklarının çok kötü durumda

olduklarını anlatınca, babam ‘Bir daha hırsızlık yapmayacağına söz ver, affedeyim’ dedi ve affetti. Büyüklük yapmıştı babam! Ama olan benim parama olmuştu.

Ticarete hız verdim… 18 yaşını doldurduğum zaman, ehliyet almaya karar verdim. Babam o zamanların yerlisi, Hacı Murat diye tabir ettiğimiz, Murat-124 aldı. Ticari yaptırdım. Birkaç sene okulu dışardan okurken, taksicilik yaptım. Babamın adliyeci oluşu, o zamanlar, Keban Barajı nedeniyle su altında kalacak milyonlarca metrekarelik arazilerin istimlak davaları yapılıyordu. Hem de, babamın çalıştığı mahkemede bu işe bakıyordu. Keşifler çok güzel para kazandırdı bana… İlk basamak tartıcılık, sonra taksicilik, derken galericilik, bakkallık ve oyuncakçı olarak biten esnaflığım oldu ki; okulum bittiği, edebiyat öğretmeni olduğum, tayinim Kars Lisesine Edebiyat Öğretmeni olarak çıktığı halde gitmeme nedenim oldu, ticaret tutkum!

Ortaokul veya lisede, nice akranıma ticaret yaptırıldığı bana yaptırılmadığı halde, ben kendi isteğimle ticarete gönüllü atılmıştım. Hani başta ‘Buz gibi gazoz’ dedim ya, Kapalıçarşı’da bir müddet gazoz sattım. Yanında buzda satıyordum. O günlerde mahalli gazoz imalatçılarımız vardı. (Elazığ’da)Şifa Gazozu, Karlıdağ Gazozu vs. O işi çok yapan vardı. O yüzden fazla yapmadan, bıraktım. Yine yukarıda bahsettiğim gibi, tartı işine karar verdim. O tartı aleti, beni çok büyük yerlere getirdi.

Nereden gelmiştik, eski hikâyeme!

Geçenlerde bir yemekteydik. Yemek sonrası yarım saat ayaküstü veya bir çay faslı kadar sohbet ederiz. Orada bir arkadaş, çocukken yaz tatillerinde çalıştığını, hatta postanenin önünde, yazlık sinemanın yanındaki kurulan kiralık kitapçılardan ‘Tommiks, Teksas’ aldığını, okuduktan sonra da başkalarına kiraya vererek, para kazandığını söylemişti. Çalışmaya, ailemizin yönlendirmesiyle girerdik, dedi. Yaz tatillerinde, hemen her genç çalışırdı. Boş durmak yoktu. Bir şeyler öğrenmek lazımdı. Gençlerin, ya eli makas tutacak, ya tamir takımı… 14-15 anahtar! Ya da, kendi başına bir şeyler yapacak.

Kitap okuma deyince, aklıma gelmişti. Aynı şeyi bir farklı şekliyle ben yaşamıştım. Bizim oralarda da o kiralık kitap okumalar vardı. Postanenin önünde, kışlık aile sinemasının yan tarafında, kapalı çarşının hemen üstündeki hükümet konağının bahçe duvarında kitap kiralayanlar, kitabı okur, ücretini öder, aynı kitabı bir başkası sonra okurdu. Nasıl bir rağbet olurdu. Sırada bekleyenlerin haddi hesabı yoktu. O kitap kiraya verenlerden biri, bizim akrabaydı. Akademi de okuyordu. Ailesinin katkısı olmadan hem çalıştı hem de okudu.

Benim maddi durumum iyiydi. Bir veya iki defa kitap kiralayıp okudum veya okumadım. O da, akrabam olan İlyas ağabeyim para almamıştı bile benden! Babam ne yaptığımı gördüğü an, bana o işi yasaklamıştı. Ben sana o kitapların sıfırını, hem de takım olarak alırım, demişti. Ve gerçekten almıştı. Ama o hükümet konağının duvarının üstüne oturup, okuduğum Tommiks’in o günkü bana yaşattığı heyecanı bugün hâlâ unutamıyorum. Kitap okumaktan çok beni etkileyen İlyas Ağabeyin çalışma aşkıydı. Hem Akademide okuyor, hem de kitap kiraya vererek çalışıyor, para kazanıyordu. Okul ihtiyaçlarını kendisi karşılıyordu. Şu an, zaten konumuz kitap okumak değil, o günlerdeki gençlerin çalışma azmi, becerisi ve başarısı… Öyle değil mi?

O günlerde, postane önlerinde kitap kiraya verenler, gazoz satanlar, buz satanlar, sinema önlerinde karaborsa bilet satanlar, maç kuyruklarına girmeden bilet temin etmek isteyenlere bilet satanlar, hem çalışma azmiyle yoğrulmuş hem de ailevi nedenlerden dolayı çalışmaya mecbur kalan o günün gençleri birazda üretici olduklarını gösteriyorlardı. Beceriyorlardı. Biri yasaklanıyordu, yeni bir iş buluyorlardı. Gayretlilerdi. Olağanüstü çaba sarf ediyorlardı. Bugünkü kadar iş yoktu belki ama yaptıkları işi de, en iyi şekilde yapıyorlardı. Mesela kitap satma işi belediyece yasaklanmıştı. Zabıta kitapları topluyor, satıcıların tezgâhlarını dağıtıyor, kitap satanları alıp götürüyordu. İşin aslı, yapılan şey işgale giriyordu, gayri resmi işe giriyordu… Suç işleniyordu.

Tommiks, Teksas dönemi öldü. Bir ara da, postanenin önünde kart satıcıları türedi. Belki de, o günkü çalışmaya ihtiyacı olan gençlerin girişimci ruhlarından doğmuştu bu yeni iş! Büyük büyük stantlar, postanenin ana giriş kapısının sağına ve soluna dizilmeye başlandı. Bayramlarda, yılbaşında öyle tezgâhlar kurulurdu ki, görülmeye değer! O günlerde, öyle tebrik kartları basılırdı ki, kimisi o kartları ve kartpostalları koleksiyon yapmak için alırdı. Gerçi şimdilerde, bayramlarda kart gönderme âdeti kalktı. Şimdi herkes ya ceple mesaj atıyor, ya da konuşarak hallediyor. Artık postane önlerindeki o güzel görüntüler de yok gibi!

Yine gençlere dönelim. Bugün yine gençler çalışıyor ama sokak satıcıları olarak değil! Bugün kafelerde, restoranlarda yarım gün çalışıyor, sonra ikinci eğitimine gidiyor veya gece bir yerlerde çalışıyor, gündüzde okuluna gidiyor. İşlerin şekli değişti belki ama gençlerin ticaret yapmaları, yani çalışmaları pek değişmedi. O günkü sokakta kitap kiraya verme yöntemi kalktı, ikinci el kitapçılara yerini bıraktı. Tommiks, Teksas kitapları yerine her türlü kitap bulma imkânı olan küçüklü büyüklü dükkânlarda ‘kiraya verme yerine, ucuza verme yolu’ kullanılmaya başlandı.

Neyse gerek geçmişte, gerekse şu an yaşadıklarıma fazla takılmayalım. Üç günlük dünya diyelim; kimisini çektiklerime sayalım, ona imtihandan, diyelim; kimisini sevdiklerime sayalım, ona şükürden, diyelim; kimisini de beklediklerime sayalım, ona da nasipten, diyelim.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR