20 Eylül 2017 Çarşamba

Kadir YAVUZ / Ajans32

Gönlüm El Vermiyor ki!

20 Mart 2016 Pazar 21:47

Bana bazen gönülden yazmadığım söylenir. Bunu yazı kavuşturma adına yaptığımı, fazla yazdığımda da, gönülden uzaklaştığımı söylerler. Gönlüm el vermiyor ki, bu söze açıklık getireyim.

İnsanın eleştirilmesi kadar güzel bir şey yok! Eleştirilmeyen yazar, bilmediği şehirde yaşayan bir yazar gibidir. Yabancı bir şehir, yabancı bir mahalle, oturduğu ev; hiçbir şey hatırlamadan, yabancı yabancı vakit geçiren bir tutuklu gibi! Sürgün edilen yazar gibi.

Ben kendime bakarım. Önce kendimi tanırım. Kendimi bilmeden, çevremi bilemem. Kendimi bilmeden, gerçeği göremem. Kendimi tanıyınca Allah’ımı bilirim. ‘Ben benim, demem. Ben senim, derim.’ Gönüldendir söylediğim. İçim dışım birdir. Neysem oyumdur. Çok aşırı gönül adamlığımdan gelir bu özelliğim. Daha nasıl gönlümü katayım, bilmem ki? Yok! Söyleyenin deyişinde haklılık payı var. Gönülden yazmak demek, gönül kelimesine sık sık müracaat etmek demek değil! Onu papağan gibi tekrarlamak demek değil! Gönlün ortaya koyduğunda, bağrını açtığında, yüreğin yandığında; herkes o yazdıklarının gönülden olduğunu hisseder. Gönül öyle bir yerdir ki, almayı bilmez. Orada hep vermek vardır. Orada fedakârlık vardır. Bunu her gönüllüyüm diyende yapamaz. Gönül, gönüllü olmayı gerektirir.

Gönüllü için yaşadığı yer, muhit, şehir; çok önemli değildir. O şehrini bilmeden, sokağına inmeden, nice yaralıların derdine derman olur. O şifa kaynağıdır. Milletin onu tanıması yeterlidir. Millet derken herkesin değil, bir kişinin tanıması bile yeterlidir. Onun tanınması demek, açığa çıkması demektir.

Anlaşılmadığım zamanlar dönem dönem köşeme çekilirim. Anlaşılmadığımdan üzülürüm. Gönüldendir yaptıklarım, derim. Neden anlaşılmıyorum? Eh be dostum! Anlaşılmazsın tabii! Şu manada söylüyorum. Yazdıklarında, anlaşılmayan bir şey yoktur. Ancak sen onların zıddı şeyleri, onların yaşamadığı, istemedikleri, istiyorlarmış gibi göründükleri; ama sen savunduğun için rahatsızlık duydukları şeyleri yazıyorsun. Onlar, senin o yazdığın şeylerin zıddı bir hayatı yaşamaktalar. İstediklerin zor! O dediklerini yaşamak, gönül erbabı olmayı gerektirir. Gönlüm el vermiyor ki, gönül erbabı bulamıyorum, diyeyim.

Sıkıntı burada! Bazen kocaman kalabalıkların arasında kendimi sıkıntılı görürüm. İçim yanar gibi olurum. Kavrulurum. Bir ateş yanar içimde! Söndürene aşk olsun. Sebebi hikmeti nedir? Kime kızgınım? Neden gönlüm ateşlenmiştir? Yangının sebebi kimdir? Bu soruların arasında, günü geçiririm. Günü harcarım. Günü harcadığıma mı, yanayım; gönlümün yandığına mı, yanayım?

Sıkıntı da olacak, diyorum. İçin daralmasın, yüreğin harlanmasın, kalbin çarpmasın; o da normal değil! Derdin dünyaysa sıkıntı büyük demektir. Burada da, ben şunu düşünüyorum. Dünyayla hepten meşgul olmayalım, dünyayı dert edinmeyelim, dünyayı es geçelim de, yanlış. Dünya yolu, bizi ahirete götürecek yol. Yolumuz bu düzenek üzerine kurulmuş. Yola vereceksin kendini! Yolcu olduğunu, yani yola talip olduğunu göstereceksin. Yoldur, uzundur. Önüne çıkan vasıtaları kullanmasını bileceksin. Bazen yolcu olacaksın, bazen yolcuları taşıyan olacaksın. Önüne çıkan göreve talip olmak, aday olmak; en azından, gönüllü olmanız dünyadan geçen ahiret saadeti için ön hazırlıktır. Dünya olmadan, ahireti kazanmamız mümkün değil!

Dünyanın eziyeti, cefası, meşakkati göze görünmez. Yaşadıkların arasında, bazen öyle güzel şeyler yaşarsın ki, yaşadığın acıları unutturur. Unutursun. Yaşanılmış çok bedbaht şeylerin, aşırı akılda tutulması hoş değildir. İnsanın unutma yeteneği, hatırlama algısından öndedir. Acıları, ihanetleri, iftiraları, hainlikleri unutmasa gönlü tahrip olur. İmha olur.

Ben dünyalık yüzünden harlanmam, darlaşmam. Kazandıklarımı kaybettiğimde ‘Ben kazandım, ben kaybettim. Canım sağ mı? Şükür.’ Dediğim, çok olmuştur. Ben gönül kazanmaya bakarım. Gönlümü kazanamayanlara bakarım. Kırılmayı böyle alırım. Kızdığım, darıldığımsa birkaç dakikayı geçmez.

Bazen öyle şeyler yaşarım ki, gönlüm el vermez ki, onları yazayım. O zaman kendimi eve kapatırım. Bir zaman içerden çıkmam. İnsandan uzaklaşırım. Beni kıranın kim olduğunu bilirim; ama içimde saklarım. Gönlüm o sakladıklarımla kabarır, büyür, büyür, büyür. Saklı bir kent olur. Şehri, o zaman fark ederim.

Eskiden şehrin büyüklüğüne, küçüklüğüne de takıldığım olurdu. Onu da yendim. Yok! Benim, büyük şehirde olmam gerekirmiş de, buralarda harcanıyormuşum da, beni kimsecikler tanımıyormuş da, takdir edenim yokmuş da; hepsini yendim. Pazara gidince, almayacağın alıyorsun. Sadece gezip, dolaşıp, almadan çıkalım, diyorsun… Öyle olmuyor. İnsan içine çıktığımda, gönlümü, gönlümdekilerini açığa vurduğumda da, aynı şeyleri yaşıyorum. Yaralandığımı fark edişim, hemen hepsi o gönül açılımımdan kaynaklanıyor.

Birikmişlerimi döktüm. Biraz gönlüm ferahladı. Sıkıntım hafifledi. Gönlüm el vermiyordu aslında, sizlere içimden geçenleri olduğu gibi anlatmayı; ama anlattığım iyi de oldu, sanıyorum. Doğru mu?

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR