21 Eylül 2017 Perşembe

Kadir YAVUZ / Ajans32

İmtihan Edilmeyi Sevmem…

15 Aralık 2014 Pazartesi 13:24

Evvel ahir nedense imtihan edilmeyi hiç sevmedim, sevmem. Ortaokuldayken, yazılı imtihanlar neyse de, sözlü imtihanlardan ne kadar nefret ettiğimi bir ben bilirim.

Öğretmenin ‘Kim tahtaya kalkacak?’ komutunu aldığım an, gönüllü olarak parmağımı kaldırırdım. Öğretmenimizde, genellikle hepsi aynı yapıdaydı; öncelikle, parmak kaldırmayanları kaldırırlardı… Sonra birkaç kişiye 2-1-0 verdikten sonra bilenlere sıra gelirdi. Ben hani parmak kaldırdığımda; benim, bildiğimi sanır ve beni kaldırmaz düşüncesiyle parmağımı uzatırdım ki, beni kaldırmasın.

Okumayla halledilecek derslere çalışmamışsam bile yine sağından girer solundan çıkardım. Bir iki şey söylerdimse de, genellikle sözlülerde bildiğimi de unuturdum. Birçok sorunun cevabını bildiğim halde bile soru bana yöneldiği an her şeyi unuturdum. Ama yazılı öyle mi? Yazılıda, yazımı süsler püslerdim. Bilmiyorsam bile bir şeyler yaptığımı göstermeye çalışırdım. Tabii öğretmenler bu taktiğimi yutar mıydı? Yutmazdı elbette! Ancak efendi bir çocuk oluşumdan yırtardım. İyi hâle girerdim, davranıştan kazanırdım, bir şekilde 3’ü, 5’i kapardım.

Matematiği hiç sevmediğimden, lisede edebiyat bölümünü seçtim. Ama kader beni o seçmediğim matematikle sınav etti. 18 yıllık ticaret hayatımda; hep çarptım, böldüm, topladım, çıkardım. Anlayacağınız, hayat boyu hep matematik yaptım.

60 yıllık hayatımın son çeyreğinde eğitim hayatına girdim. O beni edebiyatın kucağına attı. Birden yazmaya başladım. Birçok çevrem oldu. Girişkenimdir. Her yere girer, çıkarım. Her kesimden insanla tanışır, konuşurum. Hayvanlar gibi koklaşarak değil, insanlar gibi konuşarak anlaşılabileceğini bilenlerdenim. Konuşma yeteneğim çok fazla olmasa da, yazmaya; o yazılı sınavlardan kalma yeteneğimden olsa gerek, daha fazla hız verdim.

Şu an hâlâ yazdıklarımı beğenmiyorsam bile yine de yazar olduğumu söyleyebilirim. Yazmanın sınırı yok! Yazdıkça yazıyorsun. Yazmak, iyiyi, güzeli ve doğruyu bulmanın tek yoludur, diyorum. Bulabildim mi? Henüz bulamadım. ‘Ne zaman bulabilirim o da belli değil!’ gibi bir şey söyledim bir arkadaşa şu deyimi bana sundu: “Demir tava gelir kömür biter, akıl başa gelir ömür biter.” Doğru mu? Doğruydu, çok çok güzeldi diye not aldım.

Sözü bir kenara koyup, imtihanla ilgili bir yaşadığım hikâyemden bahsedeyim. İmtihandan fazla uzaklaşmadan ona yakın bir yerlerde birlikte gezinelim… Ne dersiniz?

İmtihan edilmeyi sevmiyorum demiştim ya! İstanbul’a en son gittiğimde, İstanbul Vali yardımcısı Niyazi Can, ‘Elazığlı bir Vali Yardımcısı var, senden bahsetmiştim; o da şair, seninle tanıştırmak istiyorum, geleceğinden bahsetmiştim, yerinde bizi bekliyor, ne dersin?’ demişti. ‘Memnuniyetle’ dedim.

Oturur oturmaz. Bir sözcük attı ortaya ‘Bu nedir? Elazığlı mısın, değil misin, şimdi anlayacağım’ dedi. Oldum olası sevmediğim imtihanın henüz hal hatır bile soramadan ortasına düşmüştüm. İbrahim Peygamberin atıldığı o ateş yığını yok mu, kendimi onun içinde sandım. Bir kelime, şehrin merkezinde kullanılmaz, bir ilçesinde kullanılır; hatta orada da kullanılmaz, bir köyünde kullanılır. Şehirde yaşayan ne bilsin? Sonra onu bilmedin mi, Elazığlı sayılmamak ne demek? Hiçbir şey demedim. Gülümseyerek onu sonuna kadar dinledim. Kitaplarımı uzattım, o da bana iki şiir kitabını verdi. Teşekkür ettim, ayrıldım. Ama imtihana tabi tutuluşumu hâlâ unutmuş değilim.


İmtihan edilmeyi sevmiyorum ya, ömrümde bir veya iki defa Elazığ’la ilgili imtihan edildim. Mesela, çukura ‘kortik’ , ateş küreğine ‘carıt’ , topaça ‘mozik’ , biberin kurutulmuşuna ‘kofik’ , Semiz Otuna ‘Pirpirim’ deriz, her Elazığlı bunları bilir de, ‘tellük’ nedir bilmeyebilir, normaldir. Ben ‘tellük’ü bilmiyorum, benim bildiğim yukardaki saydığım birçok şeyi de, Elazığlı olup bilmeyen nice Elazığlılar vardır. Gayet normaldir. Bilmiyor diye sen Elazığlı değilsin, imtihanı kaybettin, sınıfta kaldın, diyebilir miyiz?

Tıpkı, İstanbul Vali Yardımcısı Faruk Eraslan’ın imtihanında benim sınıfta kaldığım gibi! Şair hemşehrimin şiirlerinden yöresel iki şiirini aldım, hazırladığım Elazığ kitabıma koyacağım. Sorularından sonra şiirleriyle yaptığı o güzelliği de, unutmamalıyım.

Canımı sıkan sorular! Bir fıkrayla o soruların ölüm döşeğinde bile ne derece rahatsızlık verdiğini hep birlikte görelim… Asıl imtihanda ne yapacağız, kendimizi oraya odaklayalım biraz da! 

“Salamon beter hastalanmış. Ölüm döşeği hallerinde. Eşi, çocukları, diğer yakınları yatağının ucuna toplanmış bu yaşlı ve ağır hasta adamın son sözlerini dinliyorlarmış.

Ve son nefeslerini alıp vermeye başlayan Salamon zorlukla fısıldamış:

-Hayganuş karıcığım burada mısın? Kadın ağlamaklı biçimde cevap vermiş:

-Evet, canım kocacığım. Burada yanı başındayım.

-Büyük oğlum İzak, sen burada mısın? Oğlu burnunu çekerek:

-Evet… Evet canım babam, ben de buradayım.

-Ortanca oğlum Josef, sen neredesin yavrum?

-Ahh babacığım, ben de buradayım. Başucunda durmaktayım.

-Ya küçük oğlum David? O da burada mı? David’de hıçkırıklarına engel olarak zorla konuşur:

-Evet biricik babam, ben de buradayım. Kısa bir sessizlikten sonra güç bela doğrulur Salamon ve gür bir sesle bağırır:

-Ulan hepiniz buradasanız dükkânı kime bıraktınız bee?”    

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR