24 Eylül 2017 Pazar

Neriman CANBOLAT / Ajans32

Kıskançlık, İhanet ve Evlilik

26 Nisan 2011 Salı 01:21

      Her şey; çok sevdiğim ve eşi ile mutlu olduğuna inandığım arkadaşımın, iş yerime ziyareti ile başladı. .Biraz üzgündü. Nedenini sordum. Sustu… Kim bilir belki de anlatmak istemedi. Eşini ve çocuklarını sorduğumda; İşte! Öldürücü susmayı gerçekleştirdi. Uzun süre konuşamadı. Başını yere eğdi ve sadece “ Bilmiyorum” diyebildi. Anlamıştım… “Neden! Neden” dedim. “ Kıskançlık” ve ardından “ihanet” diyebildi. Dondum ve sustum… Sadece sustum…                                                                                                           İşte! Hayat akıp gidiyor. Bazı evlilikler bitiyor, başka evlilikler başlıyor. Başlayan şeyler hep ama hep var. Bu yüzden bitişlerde yıkılmamak umutsuzluğa kapılmamak gerek. Önemli olan birbirine zarar vermemek, incitmemek, kırıp dökmemek. Ayrılıkta olsa, birliktelikte olsa; her şeyi düzgün yaşamak gerek.
  İstatistiklere göre her üç boşanmadan biri, aldatma ya da kıskançlık yüzünden. Bu verilerden yola çıkarak evliliklerin en büyük düşmanının ihanet ve kıskançlık olduğunu söyleyebiliriz. Karı kocaların birbirinden şüphe duyması, her an aldatılacakmış gibi yaşaması psikolojilerini bozuyor. Bazıları; kıskançlığı kendi içinde büyük bir acı ve üzüntüyle zehirlenir gibi yaşıyor. Güvenilmek! Aslında sevilmekten daha iyidir. Güveler elbiseyi nasıl kemirirse, kıskançlıkta insanı öğle kemirir. Bu şartlar altında, insanın psikolojik dünyası mutlaka ıslah edilmelidir. Yaşamın temel direği zaten “GÜVENMEKTİR” .

    İnsanın içi rahatsa, yüzler güler buda aileye yansır. Kıskançlığı sevginin bir parçası zannederiz. Oysa sevginin içinde kıskançlık yoktur. Kıskançlık sadece yetersizlik nedeniyle ortaya çıkan, kaybetme korkusunun adıdır. Aslında insanlar evliliklerinde! Neden” EVET “ dediklerini bilmiyor. Dolayısıyla neden yürüteceklerini de bilmiyorlar. Önemli olan insanın neyi istediğine karar vermesidir. Meselâ; evlenecekleri zaman şu soruyu kendilerine sormalılar. “ Ben evin kapısından girince mi mutlu olmalıyım, yoksa sosyal konumum iyi mi olmalı?”
  Sosyal hayatta güç kazandıkça, kadınların kendine güvenleri de artıyor. Ama diğer taraftan da ekonomik bağımsızlığı olmayan kadın bir bakıma köle durumuna düşüyor. İlgi eksikliği, şiddet, aşağılama, intikam hissi boşanmaya meyilli hale getiriyor! Ne kötü söz, nede dayak gibi insan onurunu zedeleyen davranışlarla, hiç kimse varmak istediği yere varamaz. Taraflar birbirine sürekli sözel ve fiziksel şiddet uygularsa! Günün birinde karşı taraf; iltifat eden, insan yerine koyan, sevgi sözcükleriyle hitap eden birine rastlayabilir… 

  İnsanın ilk evlenince duyguları için hiç bitmeyecekmiş gibi geliyor. Oysa hayatımız ve düşünce ufkumuz, yaşam koşullarımız, duygularımız zaman içerisinde değişimlere uğrayabiliyor. Oysa seçimlerimizi yaparken, dış güzelliklerin yanında, iç güzellikleri de görebiliyorsak, ideali yakalamış sayılırız. Nikâh hiçbir zaman duyguları bağlayıcı bir yatırım değildir. Eğer sevgi ve aşk gibi yüce duygular bir memur önünde imzayla belgelenecekse; onun adı aşktan, evlilikten çok, sözleşmeye daha uygundur. Maalesef evliliklerin beyaz eşya gibi garanti belgesi olsaydı, zaten bu tartışmalara gerek kalmazdı. Evlerimizin bir köşesine perdeli bir pencere yerleştirmişiz.

      Pencerenin perdesinin ipini de bir başkasının eline vermişiz. Böyle olunca da evlerimiz bunalım köşesine dönüşmüş. Mutluluğu başkalarının gözlerinde arar olmuşuz.  Oysaki! Ailenin kutsal olduğunu; taam küçükten hepimize öğretmediler mi? Derlerdi ki büyüklerimiz “Yıkılan bir yuvanın ardından yer, gök inler ve melekler ağlar“ Temel ilkedir evlilik. Ama artık bu bakış açısı yeterli değil. Evlilik sadece ilkellik olarak görülüyor. Bir zamanlar deli divane olduğumuz neyi varsa eşlerimizin, hepsini tek, tek bırakmaya kalkıyoruz. Kumdan kale gibi yıkılıveriyor yuvalarımız.

     Giderken her şeyimizi, anılarımızı ya da beddualarımızı bırakıyoruz. Geride sadece kocaman bir yürek yarası kalıyor. Ne aşk kalıyor nede evlilik. Hepsi silinip gidiyor hayatlarımızdan. Artık yok oluyor veya yok ediyoruz. Sanki yaşanmamış sayıyoruz tüm yaşananlarımızı. Gitmek ansızın bir yürekten! Sanki boğazımıza takılan lokma gibi düğümleniyor. Ya kendimizi anlatamıyor, ya da karşımızdakini anlamaya çalışmıyoruz. Ya çok fazla üzerine gidiyoruz, ya da hep kaçmak istiyoruz.

      Yüreğimizden, beynimizden çıkardığımızı zannediyor, ama aslında saklıyoruz kimsenin bulamayacağı en kuytu köşelerde. Hiç çıkmamıştır aslında, çoğalmıştır, kök salmıştır yüreğimizin, bedenimizin her bir yerinde. Yüreğimizdeki gözyaşı sağanak halinde aktı akacaktır.  Düşünürüz son kez” Bırakılmak mı güç, bırakmak mı?”  diye. Ama karar verilmiş geri dönüşü yoktur artık. Taraflar kalemi kırmıştır. Eğer içlerimizde birazcık sevgi kırıntıları kaldıysa  “ Yaşandı, geleceğimiz artık yoktu. Onun için bitmesi gerekiyordu.

     Bitti. İkimizinse unutamayacağımız güzellikte anılar bıraktı” Der ve güzellikle vedalaşırız Ardından gözü yaşlı çocuklar kalır. İşte sadece çocuklarımız mı kalır? Ağlayan meleklerde… Keşke, problemleri hoşgörüyle, inatlaşmadan çözebilsek. Karşılıklı konuşabilsek. Ağlamasa çocuklarımız, yıkılmasa yuvalarımız… Keşke taraflar biraz daha ılıman, biraz daha anlayışlı ve sabırlı olabilse…

    Lütfen o iki imzayı atmadan önce çok iyi bir kez düşünelim, sonra bin kez düşünmek zorunda kalmayalım…

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 16 yorum yapıldı.
    YAZARLAR