25 Eylül 2017 Pazartesi

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Korku Dağları Sarınca

21 Kasım 2015 Cumartesi 13:09

Kimsenin olmadığı, ışığın düşmediği, tenha bir mekan aradılar günlerce. Kalabalıkta gözleri birbirine ne zaman değse, eriyordu içleri. Elini tutacak, sarılacak, kokusunu alacaklardı birbirlerinin. Nihayet tam istedikleri gibi loş, sessiz bir yer buldular. Elleri dokununca kalbi çarpmaya başladı. Sokulunca başı döndü, bedeni sıcacık oldu. Kolay değil dedi içinden, ilk defa yaramazlık yapıyorsun. Sahi bu yaramazlık mıydı, yoksa daha mı fazlasıydı. Aklı ruhunu sıkıştırdı, ruhu yorgun kalbini, bir sarsıldı, bir duruldu, olduğu yere yığılıp kaldı. Eskimiş  bez bebek gibi. Uğruna her şeyi göze alan, günahı bana olsun, senin için feda olayım diyen her şeyden vazgeçmeyi vaat eden sevgili, bakakaldı. Telaşlandı, korktu, onu orada, o haliyle, hasta kalbinin acziyle baş başa bırakıp kaçtı. Uğruna feda edeceği hiç bir şeyi yoktu. Yüreğindekini, sevgim dediğini, duygularını, hayatın anlamını her şeyi bırakıp kaçtı...


Korku yaman çelişki. Hem azim, hem pes sebebi. Korkunun ördüğü dağları aşamaz bazen yürek, içindeki  takıntıyla yaşar. On beşinci kata tırmanır, asansöre binemediği için asla tadını bilemez daha önce denemediği yemeğin. Kalabalığın önünde halini anlatamaz, sesi nefesi kesilir. Tavuğun yanından geçemez,  köpek var diye sokağa yalnız çıkamaz. Gök gürleyince büzülüp, yanındakine sarılır. Daha ne tuhaf korkular, ürpertiler, fobiler var. Hepsinin arkasında ilginç ve etkileyici bir hikaye bir yaşanmışlık.

Kişinin haline yaşadıkları iz düşürür, o  özünde olanı biriktirir, ömrü olduğunca. Aynı sahneye dönük yüzlerce kişi aynı konuşmacıyı izler. Hiç birinde, hiç bir eylem yoktur. Sessizce ve odaklanarak. Tüm dikkatleri ile gözlerini kırpmadan takip ederler. Telefonlar kapalı, ilgi tamamen sahnede. Ön sıralarda oturan baba, gurur duyarak içinden " böyle olacağını biliyordum, çocukken de özeldi oğlum" diye geçirir, tüm dikkatine rağmen, oğlunun anlattığı hiç bir şeyi duymaz. Biraz daha ileride oturan sevgili,  "bakışları ne kadar muhteşem, el hareketleri etkileyici. Her an tekrar aşık oluyor, daha çok arzuluyorum " der ve  anlattığının hiç birini algılamaz. Annesi, yatırıp yoğurduğu, emzirip okşadığı günlere giderek, şefkat yumağına dönüşür, algı kapalıdır. Çocukluğundan beri hasmı olan sınıf arkadaşı, içinden sayar döker, nesini alkışlıyorlar,  "çocukken de şarlatan, soytarı biriydi" diye öfke ve kıskançlığını biler. Ders için gelen öğrenciler, notlar alır. Eleştirmen dört gözle, her haline kendince puan verir. Bir iki kişisel gelişim meraklısı, sünger gibi çeker her anlatılanı. Hocası oradadır, eksiklerini belirler. Sahasında iyi, hitapta usta konuşmacı, sahneden indiğinde herkes kendi heybesini yüklemiştir aynı malzemeden.

Özüne, ihtiyacına, mizacına göre emer ruh olayları. Sindirir, kendileştirir, sunar. Kimse kimseye bir şey öğretemez, öğrenmek istemeyince. Mevlana (ra) ne güzel özetlemiş, "Bildiğin ne kadar çok olursa olsun, karşındakinin anladığı kadardır." İçine ilgisi az olana, gözünü başkalarının eksik ve kusurlarına çevirene fayda vermek zordur. 

İnsan korkar. Anlamadığından, bilmediğinden, uzak bulduğundan. İnsan korkar, doktora gitmez, ya bir şey çıkarsa diye. Giren girmiş, almış yürümüştür, öğrenip boğuşmaya cesaret edemez. İnsan korkar, yeni başlangıçlardan. Zehir bir hayatı, cengaver gibi taşır, ezilir, öğütülür, yok sayılır, tahammül eder ancak yeni başlangıcın bilinmezlerine yüreği dayanmaz. İnsan korkar, çok istediği şeyleri yaşarken kınanmaktan, yadırganmaktan. Bu yaşta resim kursunda beni görenler ne derler. Dans ederim ama ya tanıyan varsa. Öyle ki giydiği kıyafetler üç aşağı beş yukarı hemen hemen aynı renktir, değiştiremez. Kırmızı mı, yok artık, turuncu asla olmaz, yavrum ne derler. Okuduğu kitabı, tuttuğu takımı, sevdiği sanatçıyı, aldığı gazeteyi gizleyenler var kınanmak korkusundan. 

Toplum baskısı, çevre etkisi veya başka etiketler, ne derseniz deyin bu korkunun derin adıdır. Korku içeride ev edinmişse her halükarda yönetir bizi. Saklanan ruh sonunda gizli pencereler bulur kendine. Sosyal erişim ağları. Ne girift bir ifade. Altına ne doldurursanız alıyor. Bir dur çizgisi yok. Tanımıyorum sizi diyorsunuz, cevap ürkütücü, ortak arkadaşlardan. Açılıyor, dağılıyor, ufalanıyor, uçuşuyor doğrular. Sen değilsin ki kurallarına uyman gereksin. Tanıyan yok ki dikkat edesin. Akıt gitsin. İhtiyacın var ruhunun dinlenmesine. Yeni insanlar tanımak ufkunu açar. Kime ne zararı var sohbetin. Masum ne kadar bahane varsa hepsini doldurursun. Hakkı olandan aldığını, vermen gerekenden çaldığını görmeden, başını duvara çarpana kadar uçar durursun SANAL alemde. 

Gerçekte, senin olan, sana ait olandır. Eksiği varsa tamamlamak için çaba sarf etmen ruhu mutlu eder. Gözlerine bakarak konuşacağın eşin, elinin sıcaklığında huzur bulman için var. Ona ait olan zamanı ister sohbet, ister terapi, ister dostluk ne ad verilirse verilsin başkasıyla harcadığında çalmış olursun. Tatmin olmuyorum, doymuyorum, anlamıyor beni, başka dünyaların insanı, ifadeleri ihmal ve ihlalleri hoş kılmaz, sağlıklı, legal yapmaz. Gerçek çıplaktır, onun giysisi doğrulardır. Doğrudan sapan her gerçek, ulu orta soyunur bir gün, adı rezalet olur.

Ruh emanetlerimize,  eksiği fazlası ile doğrudan uzaklaşmadan,  yorumlara saklanmadan dürüst davranışlar giydirirsek, ne başımız ağrır, ne canımız sıkılır, ne yüzümüz kızarır. Huzur ve güven sadece doğrunun gölgesinde hayat bulur, yalan ve hile güneşinde kavrulur gider...
* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR