25 Eylül 2017 Pazartesi

Kadir YAVUZ / Ajans32

Misafir Olurum…

09 Aralık 2015 Çarşamba 16:08

Bazen bir yere giderim. Birine veya birilerine misafir olurum. Birine misafir olduğumda, rahat ettiğim; diğerine misafir olduğumda, rahatsız olduğum çok olmuştur.

Çay veya yemek bahanedir. ‘Gönül ne çay ister, ne kahve… Gönül sohbet ister, çay bahane’ denilmiş ya, çaya kahveye veya yemeğe bakmam ama öyle de olmuyor. Ne bileyim? Geçenlerde Alanya’ya gittim. 2 saat kadar gezdim, dolaştım. Bir vesile biriyle tanıştım. Öğlen saatiydi. ‘Demez mi insan, uzaklardan geldiniz; şimdi açsınızdır. Ne yersiniz, ne içersiniz?’ Ben, dakikalar geçti ‘Çayımız var mı?’ dedim. Gençti. Kasıt yoktu. İşe kendisini veren gençler, misafire ikramı akıl edemiyor. Yemek yemeyi akıl edemiyor. Onlar kurmalı oyuncak misali sabah kuruluyorlar, akşama kadar çalışıyorlar. Belki yemek yiyorlar belki de yemiyorlar. Gün oluyor, bir övün yiyor; gün oluyor, üç övün yemek yiyorlar. Ancak misafir geldiğinde farklı olmak durumundasın.

Bugün Denizli’deydim. Tam öğlen saatiydi. Alışveriş yaptığımız fabrikanın müdürü öğlen saati olduğunu, elemanları yemeğe gönderdiğini, birkaçını da bizim için beklettiğini, göndermediğini söyledi. İşimizi yapmamız için acele ediyordu. O diğer elemanları da, yemeğe göndereceğini söylüyordu. Bize ne çay ikram etti, ne aç mısınız, tok musunuz, diye bir şey sordu. Bir vesile oraya bizim için gelen bir imalatçıya takıldık, şehir merkezine gittik. O bize yardımcı olacağını söyledi. Atölyesine götürdü. Daha atölyeye girmeden, siz yoldan geldiniz hele öncelikle yemek söyleyeyim, bir şeyler yiyelim, karnımızı doyuralım, ondan sonra işimize bakarız, dedi. İnsanın hoşuna gidiyor. Ben şimdi bu davranışından dolayı o beyefendiyi övünce birileri ‘Yemek deyince hoşuna gidiyor. Yemekçi!’ diyecek.

Misafir olmanın, misafir etmenin önemini vurgulamak istiyorum. Bir çayın, bir yemeğin hesabı olur mu? Yemesen ölmezsin, yedirsen de ölmezsin. Hatta yedirdiğinizde, kazancınız bollaşır. Misafir, haneye kârını katar, gider.

Birkaç yere uğradık. Isparta Baka’nın Genel Sekreteriyken, Denizli Vali Yardımcılığına giden Tuncay Engin Bey’i ziyaret ettik. Tuncay Engin Bey, gerek M. Ali Çelik’in gerekse benim müşterek dostumdur. Ne kadar mutlu oldu. Kahvelerimiz geldi. M. Ali’nin oradan bir dostunun olduğunu, kendisinden çok bahsettiğini söylediler. Telefonla onu görüştürdü. Bana da, oranın Nüfus Müdürünün Elazığlı olduğunu, hatta biraz önce yanında olduğunu, hemen telefona sarılıp, benimle tanıştırmak için aradığını gördüm. Nasıl gayret gösteriyordu. Misafirlerine neler yapabileceğini, eksiksiz yapmak istediğini, her halinden okuyordum.

Denizli deyince, benim can dostum Final Okulları Yöneticisi Sadi Öztekin’im vardır. Onun yeri özeldir. Ona her türlü nazım geçer. Gece yarısı misafir olduğumu, evinde sabaha karşı saat 03.00-04.00 arası yemek yaptırdığımı bilirim. Yemek bahanedir, sözü bu kardeşim için geçerlidir. Karnımız öylesine toktu ki, ziyaret edip, bir çayını içip, geçecektik. Bırakmadı. Israrla yemeğe götürdü. Tatlı bir sohbet, güzel bir yemekle birleşince, nefis bir ortam oluşuyor. Bazı insanların yemeği yeniliyor. Bazısının yemeği, insanın boğazında düğümleniyor. Bazısından bir şey yemek istemiyorsun, bazısından zorla yemek yemek istiyorsun. Onun teklif bile etmesine gerek duymuyorsun. Sen, kendini misafir ediyorsun.

Misafir ağırlamak bizim kültürümüzde önemlidir. Aldığı terbiyeye göre misafire davranır. Ağırlar veya ağırlamaz. İlk defa gittiğimiz biri ne çay söyledi, ne yemek; diğeri, yemek söyledi, ardından çaylar geldi, gideceğimiz yerlerin birer birer adreslerini tarif etti, banka işlemlerimizi internet bankacılığından yaptı ve sarılarak, bizleri kucaklayarak uğurladı. Bu bir yetişme tarzıdır, bir kültür meselesidir. Bir insanın ahlaki değerleriyle ilgilidir. Kendisini ayda bir ziyaret ettiğim birine her gittiğimde, o kadar güzel karşılardı ki, şaşırırdım. Değer verenler de, varmış, hayret doğrusu, derdim. Önünü düğmeleyerek karşılardı, kurumun kapısına kadar uğurlardı, hatta bazen de makam arabasıyla beni eve yollardı. Yapacağımız bir şey olursa çekinmeden söyle, emret abi, derdi.

Bir iki isteğim olmuştur, olmamıştır. Son zamanlarda, bir iki defa kendisine misafir olmaya gittim. Toplantı da, denildi. Yanında misafir var, denildi. ‘Kim gelirse gelsin, meşgulüm, içeriye almayın’ denildi. Tam üç aydır, o gün bu gündür, ziyaretine gitmiyorum. Birisinden bir duyum aldım. Kapı sonuna kadar açık olunca, elini kolunu sallayan giriyormuş, diye böyle bir statü getirmiş. Ne diyelim, hayırlı olsun.

Kimileri için misafir etmek başlı başına bir külfet! Kimisi de, mevki ve makamına göre ağırlıyor veya uğurluyor. Gelen misafir, belediye başkanıysa, valiyse, milletvekiliyse, bakansa, oda başkanıysa, işadamıysa, kapılar sonuna kadar açılır. Varlıksız, unvansız biriyse, misafirim varken, o da beklesin canım! O vatandaştır. O beklemeyi bilir. Onunla görüşmesen de olur. Boynunu büker, başını öne eğer çeker, gider. Vatandaş ses çıkarmaz. Gerçi çıkarsa ne olacak? Kim sesini duyacak. Vatandaş edebinden, hayâsından, ses etmez. Sesini yükseltmez. Kendi içinde, kabaran sesini bastırır. Kimseler duymasın diye özen gösterir.

Vatandaşım bu işte! Başına vurur, susturursun; eline vurur, ekmeğini elinden alırsın; sırtına biner, taşıtırsın. Oraya o garibimin sırtından geldiğini, onun için o makama bekçilik ettiğini unutursun. Oysa o garibana, içireceğin bir çay, yüksek tabakadan birine yapacağın kuzu kebabından daha çok kıymetli olur. O çayı, gözüne, gönlüne sığdıramaz. O çayı, bir muhabbetle yakınlarına anlatır ki, sormayın.

‘Misafir olurum’ bazen, görürüm bu halleri! İçime küt diye oturur. İyisi, güzeli olmaz mı? Olur. Onları da, anlatmakla bitiremem. Kalemimin mürekkebi yetmez, cümleler tükenmez, kelimeler bitmez… Sayfalar dolar, taşar. Anlatırım, yazarım; yazarım, anlatırım.

Bana misafir olana da, ben gereken cömertliği gösteririm. Böyle gördüm, anamdan, babamdan, atamdan; onu bilir, onu uygularım.

Hiç unutmam! Bir gün önce, akşam çok nefis bir yemek veya nefis bir tatlı yapılmıştır. Gelir sofraya, kokusu mis gibi yayılır. Ertesi günü misafir geleceği hatırlanır. O tepsiye dokunulmaz. Kaldır bunu yarın misafirimize ikram edelim’ derdi, evimizin büyüğü, aile reisimiz, baş tacımız babamız.

Ticaretle uğraşırken, sofram dolar, taşardı. Bir şeyler yaşadım, şimdilerde sıkıntılıyım. Babamın yaptığını yapamıyorum, rahmetliyle yarış edemiyorum, ne yapayım. Allah görüyor. O bizi, bizden iyi bilir. Yaptıklarımızdan olsa gerek, ‘misafir olurum’ fazlasıyla iltifat görürüm. Aksi şeyler yaşadığımda da, benim yapmadıklarımdandır diye, düşünürüm. Allah affetsin.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR