19 Eylül 2017 Salı

Ziya ÖZTÜRK / Ajans32

Muhammed Bin Abdullah (Hz. Muhammed S.A.V.)

16 Nisan 2013 Salı 18:41

Hristiyanlar ve Yahudiler kulisçi ve lobicidirler. Yani kendi dinlerine mensup olanları kucaklar, diğer dinlere mensup olanlara karşı mesafeli ve çekingen bir duruş sergilerler. Bu biraz da korkak yapılarından kaynaklanır. Temkinli ve sağlamcıdırlar, diğerleri ile fazla haşir-neşir olmak istemezler.

Biz Müslümanlar ise, daha dışa dönük bir yapıya sahibiz. İnancımız bize başka şeylerden değil Allah’tan korkmayı emrettiği için ötekilerden, yani diğer dine mensup insanlardan ve soyut diğer şeylerden korkmamamızı öğretti. Bu cesaretimiz belki de yeryüzündeki “son” dine mensup olmamızdandır. Yani bu durum, son dine mensup olan, bununla gururlanan bizleri, diğer ümmetlere ve diğer din müntesiplerine karşı merhametli olmaya zorladı galiba. Zira her şeyi Allah yaratmıştır ve herkesin rızkını da yine Allah vermektedir. Dinimizden öğrendiğimiz “merhamet etmeyene, merhamet edilmez” prensibi gereğince biz Müslümanlar, daha telaşsız ve daha geniş bir hayat çizgisini benimsemişizdir.

Dinimizin peygamberi Hz. Muhammed öyle güzel, öyle latif ve öyle sakin bir insandır ki, vefatının üzerinden 1500 yıl geçtikten sonra dahi “dünyanın en önemli insanı kim?” diye sorulduğunda, tüm insanlar tarafından en üst sırada seçilmiştir. Oysa bu seçimde Peygamberimize oy verenler için, son dinin mensubu bir peygambere oy vermek çok zor olsa gerektir. Ancak Peygamberimizin hayatında tüm insanlık tarafından kabul görmüş meziyetlerin ve güzelliklerin hepsi kesinlikle vardır. Fazla gülmemesi, genelde ciddi olması, içki ve kumardan uzak duruşu, en güzel ahlak üzere oluşu, üstlendiği eş (koca,) baba, dede ve önder rolünü bihakkın en mükemmel şekilde sergilemesi bunun en büyük ispatıdır. Aşırılıklarından arınmış böyle kâmil bir insan birinci seçilmez mi?

Müslüman Türkler olarak bizler, bu son dine en son katılan milletlerdeniz. Ancak bu mükemmel din, o zamanlar yerleşik hayatı pek sevmeyen, feodal yapıdan hoşlanmayıp göçebe olan, kendi başına buyruk, özgürlüğüne meraklı, yaratılışı/suyu sert bir millet için, zıt kutupların birbirinin cazibesine kapılıp çekmesi gibi bizleri ta can evimizden tutup çekerek yakaladı biz Türkleri. Türklerde hümanizma adına eksik olan tüm güzellikler de bu yeni din İslam’da vardı. Müslümanlığa inanan diğer milletler arasında ise bu dinin bayraktarlığını canla-başla ölümüne yapacak sanki başka bir millet yoktu. Tarih buna hep birlikte şahittir.


Miladi 751 yılında, Çin’lilerle yapılan Talas Meydan savaşında ilk defa Müslüman gruplarla tanışan Türkler, Müslümanlarda kendilerinde yıllardır eksik olan meziyetleri buldular ve gördüler. Geçmişinde mensup olduğu dinlerden (şaman ve göktanrı) aradığı manevi tatmini asırlarca bulamamış bir millet olan atalarımız Karahanlı Abdülkerim Satuk Buğra Han zamanında İslamiyet ile şerefyab oldular.

Yeni dini hemen benimseyen ve yoluna bende (köle) olan cennet mekân atalarımız, öncelikle Asya’da, saniyen Anadolu ve kıyı Afrikası’nda yıllarca bu dinin güzelliklerini yayıp, diğerlerini bu en son dine çağırma adına mücadeleye giriştiler. Büyük atalarımız Selçuklular ve Osmanlıların gayretlerine tarih boyunca herkes şahit olmuştur. Osmanlılar cizye/vergi almak şartıyla dinlerinde serbest bıraktıkları Hristiyan ve Yahudileri, gösterdikleri yönetim anlayışıyla kendilerine hayran bırakmışlardır. Avrupa’nın hemen hemen yarısı bu dini asırlarca hayran hayran seyretmiş ve bazen gruplar halinde Müslüman olmuşlardır. Bunun tek sebebi, mükemmel ve mualla bir Peygambere sahip olmamız ve o peygamberin hemen hemen tüm hayatının kaleme alınmış olmasındandır. O’nu doğumundan vefatına kadar hep okumuştuk, öğrenmiştik. Yani belki biz Türkler ve Müslümanlar Peygamberimizi göremedik, hep gıpta ettiğimiz Neccar Oğulları kabilesinin kızları O’nu gördüler ve O’na canlı canlı naatlar ve övgüler söylediler. Ama bizim kız ve erkek çocuklarımız da O’nun hayat hikâyesini yıllarca okudular ve dinlediler. O’nu hep sevdiler çocuklarımız bizim sevdiğimiz gibi.

Yani Peygamberimizi görmesek de O, hep yanımızda ve gönlümüzde idi. Güllerle O’nu anıp, hatıralarıyla/sünnetleriyle yaşadık O’nu. Büyüklerimiz ve bizler O’nun yaşadığı diyarlara giderek umreler ve haclar yaptık. O’nun camisinde, huzurunda namazlar kıldık, dualar ettik. Rabbimizin Kabe’sine, O’nun kabrine yüzler sürdük. O’nu bize sevdirdiği için, en sevgili kulu O olduğu için Rabbimize yüzyıllardır şükrettik, hamdettik. O’nun mahşerdeki sancağının altında buluşmak için kaldırdık ellerimizi Mevla’ya seherlerde. O’na olan muhabbetimizin artması için veli kullarının huzurunda boynumuzu büküp dualar ettik, Allah dostlarının eteklerini, ellerini öptük. Musa’yı ve İsa’yı hep O’nun için sevdik. Hz. Adem’in semada gördüğü ismi adına hayran olduk O’na. Hâsılı biz O’nu bambaşka sevdik. Elhamdülillah.

Bu millet onun anısına yüzlerce siyer kitabı, şiir ve naatlar yazdı. O’nun çizgisini ve güzelliğini dünyaya ulaştırmak adına hala çalışmaya devam ediyoruz. Devletimizin ve cemaatlerimizin gayretleri gün gibi aşikardır. Tüm yurdumuzda Kutlu Doğum haftalarının kutlandığı şu günlerde emeği geçen herkese, -özellikle Diyanet’e- tüm inananlara selam olsun. Rabbimiz bizi kendisi ve habibinin sevgisinden, çizgisinden ayırmasın. Kurtuluş dinimizde. Yoksa beşeri zaaflarımızla dünyada deruhte ettiğimiz çalışmalar, er-geç hata veriyor. “Nerede hata yapmıştık?” deyip, tekrar tekrar geri dönmenin anlamı yok. Kendimizi bu mükemmel dinin ve güzel Peygamberinin merhametli ellerine bırakmamak niye? Mal ve mülk yalan değil mi? Mülk Allah’ın değil mi?

Allah (C.C.) önce beni, sonra tüm inananları affetsin, rahmetiyle merhamet etsin. Amin!

Ziya ÖZTÜRK
İlahiyatçı
-Eğitimci

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 3 yorum yapıldı.
    YAZARLAR