24 Eylül 2017 Pazar

Kadir YAVUZ / Ajans32

Muhteşem Yüzyıl

26 Ocak 2011 Çarşamba 11:23

MUHTEŞEM YÜZYIL…

 

O gün dizinin oynadığı o gün bir programım vardı… Nasıl bir dizidir, acaba diye düşünürken; dizinin, birinci bölümünün biter bitmez hemen ardından tekrar oynadığını gördüm.

 

Herkes merak ediyordu… Çünkü, dizi oynamadan daha bir sürü şeyler yazılmış, çizilmişti… Tabii ki, dizinin başlayacağı günden birkaç gün veya daha fazla önce reklamı yapılıyordu. Yani “Muhteşem Yüzyıl” nasıl olacaktı, hemen hemen belliydi. Dizi, Türk televizyon seyircisi açısından yani açıklama yapayım; televizyon kolik olan belli bir televizyon izleyicisi tarafından “Tam istedikleri gibiydi…” Ecdadımıza değil ama gözümüze hitap eden cinsten! Yapılmak istenende buydu zaten! Başarılmıştı.

 

Deniliyor ki, Kanuni Sultan Süleyman alkol alıyormuş, haremde kadınlarla kızlarla oynuyor, oynaşıyor, seviyor, sevişiyor. Çıplak kadınlar, haremin dansözleri ve Kanuni’nin aralarından yaptığı seçim gayet normal… Böyle yapmasalar, gerçek Kanuni’yi verseler Millet o zaman seyretmez ki!

 

O zaman, bir gurubun kalkıp Kanuni’nin bunları yapmadığını, böyle yaşamadığını anlatmasına veya savunmasına gerek yok.

 

Neler konuşuldu… Birkaç hafta boyunca, neler söylendi neler? Bir gözlemci olarak izledim, tüm söylenenleri dinledim… Dinledim ki, yazabileyim.

 

Bir televizyon programını izliyorum… Orada konuşuluyor, bir şeyler… Bir sürü boş lakırdı… Anlamsız şeyler. Bir ara sunucu, konuşmacıya dedi ki: “Bu kadar yaygara koparmaya ne gerek var… Kanuni içki içmiş olsa ne olur.” Diğeri de “Ne olacak… Hiçbir şey olmaz.” Yani dünyanın sonu mu manasında, deniliyor galiba!

 

Arkadaşlar! Kör neneme sorsanız; Kanuni’nin alkol almadığını bilir. Ama tarihini, kendi kültürünü, kültürel değerlerini doğru dürüst bilmeyen gençlerimize, Kanuni’nin alkol almış olduğunu dizi aracılığıyla gösterirseniz ona inanacaktır… O televizyondan aldıklarıyla gerçeği öyle bilecektir. Alkol almayan, İslam inancına göre yetişmiş ve hatta özel eğitime tabii tutulmuş, Osmanlı Padişahlarına yapmadıkları şeyi, yamalamaları iftira değil mi? İnancı gereği yasak olan, kullanmadıkları şeyi zorla kullanmış gibi göstermeleri iftira, çirkeflik, melanetten başka bir şey değil.

 

Bir dostuma şöyle dedim: “Neden, o kadar kızıyorsunuz ki, onlara! Onlar, görevlerini yapıyorlar. Bize yakın olan televizyonlar da, Osmanlı Padişahlarını gerçek hayatlarıyla dizi yapsınlar… Bizlerde izleyelim gönül rahatlığıyla…”

 

Onlar, padişahlara mı, dil uzatmadılar; onlar, peygamberimize mi, dil uzatmadılar, onlar neler yapmadılar ki… Biz uyudukça daha bizlere çok iftira atarlar… Bizler sessiz kaldıkça, onlar bizim hep sırtımızda olacaklardır.

 

Ey sağırlar… Ey dilsizler… Ey körler! Daha ne kadar duymayacaksınız, daha ne kadar lâl olacaksınız, daha ne kadar kör olmaya devam edeceksiniz.

 

Bu vatan bizim… Bu memleket bizim! Ama her ne hikmetse, yaşama hakkımızı kısıtlamaya çalışanlar var ve başaramayınca; gizliden gizli ihanet kusuyorlar. Olmayan şeyleri, bizim inancımıza ters düşen hâlleri, bize yamamaya çalışıyorlar.

 

Sende uyumayacaksın… Hepimiz derin bir uykunun içindeyiz ve sağırlaşmışız... Olabildiğince sağır!

 

Bizler, kendi öz benliğimize sarılmadıkça, kendi kimliğimize dönmedikçe, inancımıza ve değerlerimize sahip çıkmadıkça; uyanmış olmayız.

 

Bir televizyon programında; ülkeleri gezip dolaşan ve o ülke insanın özelliklerini, o ülkenin turistik güzelliklerini tanıtıyor… Sunucu ve ekibi! Gezelim, görelim filan gibi… Ülkemiz insanını ele alan program yapımcıları da var. Bu programlar sayesinde; o yörenin insanını, o yörenin tarihi ve turistik güzelliklerini öğrenmiş oluyoruz. Orada bir şey dikkatimi çekmişti… Ben sadece o kısmıyla ilgili düşüncemi söyleyeceğim. Küba ve Güney Kore’ydi gezilen ülkeler… Küba’da sokaklarda bir spor dalıyla ilgili tartışmaların yapıldığı meydan oturumunu izledim. Öyle heyecanlı tartışma içindeler ki, izlediğimde dudaklarım uçuklayacaktı… Neydi bu kadar telaş, bu kavga! Anlam veremedim. Bu kalabalıklar hep olurmuş ve bu ağız dalaşları adeta gelenekselleşmiş. Oranın insanının hâline üzüldüm.

 

Güney Kore’de herkesin çalıştığını duydum. Ülkesi için canla başla çalışan işçi, patron herkesin harıl harıl çalıştığı; patron çıkmadan, işyerini kimsenin terk etmediğini duydum. Bir de, cadde de işyerine giden birçok kişinin yürürken bile kitap okuduklarını gördüm. Hayran kaldım.

 

Okuyan bir insanlığın, gerçekleri bileceğini, tarihini, kültürünü bileceğini; kör olmayacaklarını, toplum gerçeklerine ters düşen şeylerin asla içlerinde barınamayacağını bilmeliyiz.

 

O zaman uyumamalıyız… Değil mi?    

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 2 yorum yapıldı.
    YAZARLAR