21 Eylül 2017 Perşembe

Neriman CANBOLAT / Ajans32

Nostalji

20 Mart 2011 Pazar 22:16

Yazımın konusunu, genellikle geceleri, yatınca kafamda şekillendiririm. Beni etkileyen, özlediğim, özlem duyduğum, inandığım ve samimi bulduğum konuları yazmayı seviyorum. İnsanlar düşüncelerinde, görüşlerinde özgür olmalı. Düşündüğü gibi yaşamalı. Bence, düşündüğünü söyleyen kişi, saygındır.

Ama bu kez…
Biraz farklı oldu. Bugün gözlerimde, çocukluğumun anılarının hayali belirdi. Kulaklarımda geçen yıllarımın özlemi çınladı.
Gözlerimin önünde, hayli derin konular belirdi. …

Her şey dışarıya çıkarken, cep telefonumu evde unutmamla başladı. Sanki sol yanım yok gibiydi. Ayrılalı daha beş dakika olmasına rağmen, onu özlediğimi anladım. Bu kadar alışılmışlıktan sonra, onsuzluğun ne kadar zor olduğunu içimde hissettim. Gideceğim yere ulaştığımda, telefonumun müziğinin aynısının çaldığını duydum;  kıskandım birden. Ama tek tesellim, kısa bir süre sonra tekrar kavuşacak olmamdı. Bir yeri aramam gerekti, ama numara aklımda değil, telefonumda kayıtlıydı. Bu kez de telefonun bendeki açtığı eksikliği, beyin tembelliğini keşfettim. Sanki bir anda kâşif oluvermiştim. Oysa mesleğim gereği, rakamsal hafızam süperdi. Ezberlemem gereken her telefon numarasını akıl bankamda muhafaza ederdim. Sanki beyin hücremi kaybetmiştim teknolojiyle.

Eve geldim. Kavuşmuştum telefonuma sonunda. Nede çok arayanım olmuştu. İşte götürdü beni çocukluk ve gençlik yıllarıma. Sanki unuttuğum, bir hazinemi hatırladım. Elimi şakağıma koydum, düşündüm “ eskiden nasıl iletişim sağlardık“  diye. Anladım ki! Hayatımıza sonradan girenler şimdi, vazgeçilmezimiz, en kıymetlimiz oluvermişti. Dün- bugün ve yarının arasına uzanan, bir köprü olan teknoloji, heybemde sakladığım anılarıma götürdü beni. Geçmiş ve şimdiki gezintim, sırlarımı da açığa vurmamı sağlıyordu. Yaşam sürdüğümüz çağ, bir sürat çağı, biz insanlarda bu çağın akıntısına kapılmış birer zamanzede oluverdik. Nasıl da geçivermişti dün gibi hatırladığımız, bazen özlediğimiz, bazen ah çektiğimiz, bazen de keşke dediğimiz dünler.

Bütçeyle yaşayan bir ailenin en küçük ferdiydim. Varsa almayı, yoksa da istediklerimizden vazgeçmeyi öğrenmiştik. Televizyonumuz, buzdolabımız, çamaşır makinemiz yoktu. Hatta elektriğimiz yoktu. Gaz lambasında gaz kokusuyla otururduk. Komşularımızla yüzük, kibrit, beş taş, nesi var, isim, hayvan, bitki oynardık. Oyunda yandığımız zaman, ellerimiz kızarana dek, havlunun düğümlenmiş ucuyla dayak yerdik.

Komşulara TV. İzlemeye giderdik. Bazen de  eve almazlardı bizi. Yağmurun altında, camdan izlerdik TV yi. Olsun! Bedava açık hava sineması izler gibi, mutlu olurduk. Vücudumuza işleyen yağmur, ertesi gün, bizi hasta eder, yatağa düşürürdü. Ama değerdi hasta olmaya. Evim ile okulum arası bir saatti. Her gün yürürdüm. Servisimiz olacak kadar lüksümüz olmadı. Olsun spor yerine geçiyordu. Tel dolabımız vardı. Hiç bir şeyimiz bozulmazdı. Rahmetli canım annem organik yedirirdi bize. Ekerdi bahçemize her sebzeyi. Tazecik sebze ve meyvelerle beslenirdik. Haftada bir gün kazan kurulur çamaşırlar kaynatılırdı.  Yorulmazdı kimse. Hareket ettikleri için,  sağlıklıydılar.

Elektriğimiz geldi. Bulunduğumuz karanlıktan, birden aydınlığa çıkmak mutluluk getirmişti. Sırayla bütün eşyamız alınmıştı. Ama artık ev oyunlarımızı terk etmiştik. Zaten yeni bir tercih, diğerine elveda demek, değil midir?  Kurtulmuştu anacığım çamaşır yıkamaktan, ama bilemezdi ki! Daha sonra bu rahatlığın kollarında kireçleme, her türlü sağlık bozukluğu yapacağını. Tabiî ki insanların geleneksel düşüncelerinden, alışkanlıklarından ya da eski kalıplarından çıkması kolay değil, zaman alırdı. Aslında zor alışmıştı anneciğim de teknolojiye.

Özledim işte, özledim geçen yıllarımı. Çocukluğumu, annemli, babamlı günlerimi. İsteyişte aldıramadığım kırmızı fiyonklu ayakkabılarımı, balığın kavağa çıkmasını beklemeyi özledim. Belki ilkelliği özledim.  Çocukluk ya, balık kavağa çıkınca alınacaktı kırmızı fiyonklu ayakkabım. Günlerce beklerdim evimizin önündeki kavak ağacına çıkacak balığı. Nedense hiç çıkmadı ve benimde olmadı hiç kırmızı fiyonklu ayakkabım. Gök kuşağının altından geçebilmek için dakikalarca koşmayı özledim. Özledim işte bugün… Safça sabretmeyi özledim…

Zaman içinde önce insanın kendisi değişiyor ve değer yargılarımız, duygularımız yaşam koşullarımız da buna bağlı olarak değişime uğruyor. Tabiî ki tek düze bir yaşam olmayacağına göre, bu değişimlerin bize getirdiği farklılıkları, yenilikleri bu yolda sevince götürmek bize düşüyor. Amacımız; hayata geniş yelpazeden bakmak olmalı. Şimdi ki zaman diliminde tamamen yüksek tempolu teknoloji ve  moda. Ama artık sanki kıyıya çektik sandallarımızı. Her işten elimizi, ayağımızı çektik. Sağlıklı yaşama uzak, teknolojiye yakın yaşıyoruz. Kas gücümüzü kullanmayı unuttuk. Hayat tarzımızı değiştirmekle, sosyal aktivitelerden uzak yaşamaya başladık. Bu durumda bizlerin obezite ve kemik erime hastalıklarına davetiye çıkartıyor.

Pratikliği unuttuk. Tembel toplum olduk. Her şeyimiz oldu ama ya sağlığımız?  Paralar kazanıp, hizmetçisi olduğumuz eşyalarımızı almak için kaybettik. Gecekondularda çok mutluyken, şimdi saltanat sürdüğümüz saray gibi evlerimizde mutlu olamıyoruz. Televizyon, internet toplumu olduk. Keşke; keşke yıpransaydık ama paslanmasaydık. Başkalaştığımız zaman boyutunda aslında, yaşam kalitemizi hızlandıran şeyler,  bizden samimiyetimizi, aile bağlarımızı kopardı. Bütün bu lüks hayat, benim için ve hepimiz için erişilmez bir hayaldi belki de. 

Dünya hiç bu kadar problemli olmamıştı. Modern hayat insanlara çok lüks, çok refah ve konfor sağlarken, bir o kadarda mutsuzluğa, kavgaya, doyumsuzluğa yol açtı. Aslında kuşaklar arasındaki bu fark ezelden, ebede hep olacak,  tabiî ki her kuşakta kendi yolunu çizecektir.

Kim bilir teknoloji bizlere daha neler sağlayacaktır.
 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 4 yorum yapıldı.
    YAZARLAR