25 Eylül 2017 Pazartesi

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Öğrenmek Aşk İster...

27 Kasım 2015 Cuma 09:37

Elinde kalem, buruşmuş peçeteye bir şeyler yazmaya çalışıyordu. Elleri eskisi gibi kontrolünde değildi. Hem titriyorlar, hem de güçsüzleşmişlerdi. Peçeteyi bir kaç kez katladı. Sonra da dikkatle tam kalbinin üzerine gelen mendil cebine yerleştirdi. Kalabalıkta, gürültünün ortasında, hafiften başı ağrımaya başlamıştı. Her şey hazırlanmış, ihtişamlı bir tören tertip edilmişti. Biraz heyecanlı, biraz duygulu, biraz yorgundu. Kızı yanına gelip kulağına eğildi, sessizce  " misafirler hazırlar babacığım, konuşma yapmak için sizi bekliyorlar" dedi ve koluna girdi. Koltuğundan yavaşça kalktı, dizleri nazlanıyor gibiydi, başı da üfül üfül esintili. İçinden söylendi, "ahh çocuklar ne gerek var bu işlere ..."

 

Bahçe çok kalabalıktı, rahatsızlık vermeyen, ağır bir müzik dinlendiriyordu. Tüm tanıdıklar, eş, dost, iş arkadaşları, torunlar, onların çocukları herkes oradaydı. Kendisi için hazırlanan yere geldi. Mikrofonun önüne geçip, tatlı bir giriş yaptı, hemen herkesin gözlerine bakmaya çalışarak devam etti sözlerine. Bu gün ben 99 yılı geride bıraktım, sorun ne kadar hissediyorsun diye, 99 gün gibi derim. Hafızam, acı ve sıkıntılı, ihtiyaç ve zorlu her zaman dilimini silmiş. Dolu dolu mutluluk ve keyif anları sabit. Üzenler, incitenler kaybolmuş, sevenler, kıymet bilenler ve kıymet bulanlar var. Bedenim yorgun, halsiz, yıpranmış ama yüreğim tazecik, genç ve dinamik. 15 lik delikanlı gibi heves, heyecan ve coşku dolu. Ömür bir rüzgar, ürperecek kadar dokunuyor bize." anlattı, söyledi, güldürdü, düşündürdü. Bir ara sendeler gibi oldu, toparlayıp iyi eğlenceler dileyerek yerine geçmek istedi. Ne var  ki gözleri karardı, dizleri büküldü olduğu yere yığılıp kaldı. Müzik durdu, kalabalık uğultulu bir şekilde koşturmaya başladı. Bütün müdahalelere rağmen 100. cü doğum gününün mumlarını söndüremeden öldü..

 

Cenazenin ardından, elbiselerini dağıtmak için dolaplarını toparlayan torunları, o gün giydiği ceketin cebinden, düzgünce katlanmış bir peçete buldular. Dikkatle açtıklarında, öğrendim ki, diye başlayan bir not vardı.

 

"Öğrendim ki, hayat sadece bir oyun. Kurallarını çiğnemediğin sürece tat veren. Bir çok karmaşık kuralı yok, bir kaç belirgin ölçü. Öğreneceksin, sonu olmayan bilgi çölü hayat, bıkmadan usanmadan öğreneceksin. Bazen çocuktan, bazen böcekten, bazen çöpten, bazen ipekten. Derse girmiş öğrenci gibi gözlerin açık izleyeceksin. Öğrenmezsen, yenilenemezsin, bilmezsen silinirsin. Bildiğini seversin, sevdiğin senindir, büyürsün, çoğalırsın. Cehalet karanlık, ıssız, korkunç ve öldürücü. Öğrendim ki, öğrenmek ölümle de bitmeyecek..."

 

Celal Bayar, 99 yaşında, yanında sevdiği dostlarıyla İstanbul Sahaflar Çarşısını geziyorlar, teknik yeniliklerle ilgili bilimsel bir kitabı almak istiyor, yanındakiler ne yapacaksın dediklerinde, daha yapacak çok işimiz, çok vazifemiz var diyorlar. Dr Haluk Nurbaki hoca anlatıyor bu hadiseyi, ve dönüp ona, sendeki kitapları da istiyorum, öğrenme geciktirilmez diyor.

 

Öğrenmek, hızla akan hayat nehrinin üzerinde, tam teşekküllü bir şekilde güvenle yüzmektir. Her türlü hıza, soğuğa, sıcağa, açlığa, susuzluğa, uykuya, dinlenmeye, hazır çözümle yaşamaktır. Allahu Teala Zümer süresi 9. cu ayeti kerimede, " Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu " buyuruyor. Efendimiz de " bilerek  yapılan az bir ibadet, bilmeden yapılan çok ibadetten kıymetlidir" ölçüsü ile öğrenmeye teşvik ediyorlar. Neyi niye yaptığını bilmeden dünyayı kuşatsan ne olur. Yorgunluğun tadı, amacına ulaşınca hissedilir. Hedefsiz bir şekilde sana gelen, oyalanmadan yükünü bırakıp gider. 

 

Önümüz TEOG, önümüz LYS, LGS,  daha bilmem kaç çeşit sınavdan geçecek çocuklarımız. Onlara bilginin, ilmin geçici bir zorunluluk veya ateşleyici, belirleyici, yükseltici unsur olmadığını, ömür boyu onlara kanat olacak, ışık olacak, sıkıntı ve zorlukları giderecek sağlam bir dost olduğunu hissettirelim. İlim, kendini tam verene tüm varlığını hediye eder, ucundan yaklaşana ise, kapatır kendini kilitler. Bir şeyi tam olarak bilmek, onu tam olarak kavramak ve uygulamakla olur. Bizim profilimiz, portremiz, ilme ilgisiz, uzak, kayıtsız ise, ne kadar ders ve hoca zoru uygulasak da çocukta ezberden öteye sonuç vermez.

 

Öğrenmek, doyulma noktası olmayan açlığın sonucudur. Kişi doğru gıdalara, kendi ruh ve tabiatına uygun besleyenlere yönelirse, doymaz bir şekilde ilme uzanır. Okur, araştırır, uykusuz kalır, konuşur, dinler. Ne zamanı ne başka şeyi gözü görmez. Ancak ihtiyaçlarına uygun gıdayı tespitten önce kendini keşfetmesi gerekir. Yaratılışında nelerin onu mutlu, nelerin mutsuz ve huzursuz ettiğini bilmiyorsa, önüne sunulan zoraki meslek seçimleri ile hareket ediyorsa, abur cubur gibi her bilgiye saldırıyor, kapıyorsa, zamanla bıkkınlık, bezginlik, isteksizlik olacaktır. 

 

Öğrenmeyle ilgili ilk kural önce kendi önceliklerimizi öğrenmektir. Fen dersinde resim çizen çocukların çoğunluğu, ders ağır geldiğinden, öğretmen sıkıcı olduğundan, uykusuz, yorgun olduğundan gibi basit ve makul sebepler ifade ederler. Fakat bir veya ikisi çizmekle nefes alır, tamamlanır, mutlu olur. O meziyet ve yeteneklerle yaratılmıştır. Hiç durmadan konuşan çocukla, hiç konuşmayan çocuğu aynı sınavla ölçemezsiniz. Her insan bir dünya, her dünyaya ayrı eğitim mi verilecek, yok artık diyenler olabilir. Abartmıyorum, her ayrı dünyayı her ayrı detayı ile tespit, çok basit yöntemlerle mümkün. Kesin olan ise bu yöntemlerin bu gün uygulanan yöntemler olmadığı.

 

Zamanı öldürmeye, yok etmeye, öğütmeye kurulu sistem. Anın tadını çıkarmayı, vakti eğlenceli değil, mutlu ve hissederek geçirmeyi yaşatmalıyız çocuklarımıza. Keyif aldığını ısrarla ister ruhumuz. Keyif aldığımıza bağlanırız. Ders ve sınav açmazını ömrü sürdürecek kadar sağlam ve güçlü lezzetlere, hedeflere, süreçlere dönüştürmeliyiz.

 

Zaman çok hızlı akıyor, tutmak haps etmek mümkün değil, onunla salınmak, eğilip, dans etmeyi başarmalıyız, yoksa savrulur gideriz boşlukta.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR