24 Eylül 2017 Pazar

Kadir YAVUZ / Ajans32

"OKU" ama neyi?

06 Aralık 2010 Pazartesi 11:28

“OKU” ama neyi?

 

Taşkın Tuna’nın kitabının adı… “OKU” ama neyi?

 

Almanya’ya giden bir dostum, orada bir kitapçıda rastladığı bu kitabı almış… Az başlamış okumaya, ama bitirememiş. Tam tamına 500 sayfalık bir kitap. Bize geldikleri gün “Ağabeyim okumayı seviyor ona hediye olarak götüreyim bu kitabı…” diye düşünüyor. Çok hoşuma gitti bu hareketi… “Ben okuyamadım, bari sen okursun… Böylece işe yaramış olur… Öylece kitaplığımda kaldığında, vicdan azabı çekeceğim.” Öncelikle kitap hediye etmeye değineceğim.

 

Bende, kendilerine daha önce bir kitabımı hediye etmiştim. Benim şahsıma ait olan kitabımı kendilerine vermem, onu da harekete geçirmiş olacak ki, hediyeleşmelerimizi kitapla yapmanın güzelliğini yaşadık.

 

Kitabın 23. sayfasında, yazar: “Yakınlarımdan birkaç kişiye Mevlânâ’yı okuyup okumadıklarını sordum. Bir de baktım ki, en aydın geçinenlerin bile ne Mevlânâ’dan haberi  var, ne de Mesnevi’den! Bu beni uzun uzun düşündürdü. Geçmiş kültür ve düşünce hayatına ne kadar da yabancıymışız! Avrupalı falanca filozof ya da filanca romancı ve sanatçının eserlerini ezbere biliriz de, kendi özümüzden damıtılmış nefis eserlere, yıllarca trene bakar gibi bön bön bakmışız.” Diyordu.

 

Bir defasında; kitapların büyüklüğüyle, sayfalarının çokluğuyla ilgili bir şeyler konuşmuştuk. Demişti ki, bana yakın bir dostum: “Senin kitap 425 sayfa… Şimdi bu kalınlığa bakınca, ilk anda ürküyorsun. Okuyacaksan bile bitiremem endişesiyle okumaya başlamıyorsun bile… Birçok yabancı yazarların kitapları 150-160 sayfayı geçmez.” Demişti. Bende: “Peşin hükümlü olmamalı… Bence, kitaba başlamalı… Sayfasına aldırmadan. Severseniz zaten, ne kadar çabuk bittiğini görürsünüz.” Dedim.

 

Bu kitabı da eline alan dostum, sayfasının çokluğundan korkmuş olacak ki, biraz okumuş ve başlayamadan bırakmış. Gözü korkmuş.

 

Bence, bir sıkıntı da okuyucunun gevşekliğinden… Okumayı sevmeyen birisi, okumamak için bahaneler üretir. Yok, sayfası kalın… Yok, punto ufak… Yok, kâğıdı beyaz, gözlerimi kamaştırıyor… Gibi!

 

Gelin görün ki, okuyan okumaya başladığında su gibi okuyor. “Su” okunur mu? Neden, kitabı okumayı suya benzetiriz? Suyun akışı kadar hızlı okunduğundan, öyle deriz.

 

Ben kitabı elime aldığımda roman okuyormuşum gibi kaptırdım kendimi… Öyle sanki! Ama bir bilimsel çalışmanın mahsulü olan kitap, bilimsel bir çatı altında yapılan konferans veya seminer şeklinde karşılıklı yapılan fikir teatisi içinde geçen heyecan verici ilmi bir çalışma olmuştu. Takdire şayan! Taşkın Tuna Beyefendiyi, kutluyorum. Bir emek var, bu çalışma da… Gerçi, her çalışma da mutlaka bir emek vardır. Emek olmayan çalışma olur mu? Ben fizikçi değilim ama gördüm ki, bir fizik bu kadar güzel anlatılır.

 

Kâinatın yaratılışının, Allah’ın varlığına dayandırılarak, akıcı bir anlatım biçimiyle yazılması zor bir bilimsel çalışmadır ve neyi okumamız gerektiğini bir şekilde açıklığa kavuşturan bir eserle buluştuğumu hissettim.

 

Eseri okurken, tekrarladığım paragraflar oldu… Bir üst paragrafı yeniden gözden geçirerek okudum… Geriden alıyorum, bir daha belleğime iyice yerleştirerek okuyordum. Dostum, ta Almanya’dan getirmiş olduğu bu eseri bana kazandırdığı için ne kadar büyük bir iş yapmıştı… Hem gönül aldı, hem hediyeleşmenin zevkini yaşadı.

 

Kitap hediye etmeyi artırmalıyız.

 

Kendi kitabımda olsa, benim şahsına değer verip; kendisine hediye götürdüğüm insanlar, bu dostum gibi bana hediyesini bir kitapla yapsa, şu an mevcut olan binlerce kitabım, milyonlara ulaşır.

 

Herhangi bir ziyarete gidiyorsunuz… “Ne alayım?” diye düşünmeyin?

 

KİTAP alın, götürün.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR