26 Eylül 2017 Salı

Kadir YAVUZ / Ajans32

Saksı Çiçekleri…

25 Nisan 2014 Cuma 14:19

Bazen ‘çocuk olmak’ geliyor, içimden! Çocuklara benzemek, onlar gibi yaşamak, çocuk kalmak istiyorum.

Çocukluğuma uzanacağım… O yıllara mahsus, geride kaldı sanki saksı çiçekleri! Evimizin hemen hemen her yerini süsleyen saksı çiçeklerimiz vardı. Teyzem, her sabah onları sularken, hemen hemen hepsiyle birer birer konuşurdu. Gerçekten biriyle konuşur gibi konuşurdu. ‘Seni anlıyorlar mı?’ diye sorardım. Gülümser, yine onlarla konuşmasına devam ederdi. O kadar canlılardı ki, her sabah onlarla birlikte uyanırdım ve onların gülümser gibi bakışlarına dalardım.

Şimdi o güne gidiyorum da, teyzemin çiçeklerinden biri yok evlerde… Şahsen bizim evde de, yok o çiçekler! O salon çiçeklerinden karanfil, sardunya, küpeli, gecesefası, mum çiçeği, menekşe… Hepsi ayrı renkte ve birbirlerini kıskandıracak ayrı güzelliktelerdi.

O çiçekler, şimdilerde yok! Birden hatırladım o çiçekleri; kışın hepsi hem oturduğumuz, hem de yattığımız odamıza taşınırlardı. Oturma odamızın ortasında büyükçe bir soba, adına kuzine denirdi, onunla ısınırdık… Onunla o çiçeklerde ısınırlardı. Kedimiz vardı, adı Sarman, o da sobanın yanına, en sıcak yere yayılırdı ve bir güzel horlaya, horlaya uyurdu.
Şaşırdığım şey, o çiçekler hiç solmazdı… Hiç yeşilliğini kaybetmezdi. Şimdi diyorum da, saksı çiçekleri güz mevsimi yaşamazlar mıydı?

Sonra odalarımızın pencereleri kalın duvarlardan oluşurdu. Geniş bir oda gibiydi. İçinde oturduğumu, ders çalıştığımı hatırlıyorum. O nedenle, sonbaharla birlikte o tek odaya taşındığımızda, evin her yerini saran o güzelim çiçekler, pencere önlerine kurulurlardı. Netice de, o kadar çiçek, bir odaya nasıl sığar demeyin diye pencere önlerindeki o geniş bölümden bahsediyorum. Hepsi iç içe girer, birbirlerine sımsıkı sarılırlardı. Bir sevgi bağı oluştururlardı.

Ben, oturma odasının o pencere önlerine kurulmuş, divanlardan birinde uyurdum. Sabah uyandığımda, gözümü ilk açtığımda, o çiçeklerle karşılaşırdım. O çiçekler, yaşlanır mıydı; o çiçekler, sararır mıydı; o çiçekler, çiçek açar mıydı? Hemen, hemen, her saksı çiçeği farklı zamanlarda çiçek açardı… Birisi sadece gece açıyor, diğeri 12 ayda bir açıyordu.

Bir ara teyzemin yanından ayrıldım. Çocuğu olmadığından ve haberim olmadan bir 15 yıl onunla birlikte yaşamıştım. Sonra şehre geldim, esas annemlerin yanına geldiğimde gördüm ki, aynı çiçeklerden burada da var.
Bir zaman sonra çiçekler evlerden taşındı… İşyerlerine, ofislere, resmi dairelerin müdür odalarına yerleştiler. Sanki ev hanımları o çiçeklerden usanmışlardı? Hayatlarından çıkarıp, atmışlardı bir çırpıda, saksı çiçeklerini.

Derken, aradan yıllar geçti. Şehir değiştirdik. Göçtük. Geldiğimiz şehirde, bir ara hanım, çiçek yetiştirmeye başladı. Hasret kalmıştım, sanki o çiçeklere; o çocukluk yıllarıma gittim, onlarla konuşan teyzeme gittim. Eşimin de, bazen çiçeklerle konuştuğuna şahit oluyordum, demek ki; kadınlar, çiçeklerle hep konuşuyor, dedim.

‘Yoruldum çiçeklerden!’ demiş, hepsini dağıtmıştı. Birer birer misafirliğe gittiğimiz yerlere götürdük o güzelim çiçekleri… Her onlardan ayrıldığımda, çocukluğuma gidiyordum, çocuk oluyordum, mızmızlanıyordum ‘Yapma, etme! Şu güzelim çiçeklere nasıl kıyıyorsun, verme!’ derdim ama nafile!
Aradan epeyce bir zaman geçti. Salonu büyükçe olan bir eve göçtük. Eşimin çiçek merakı yeniden filizlendi.

Bir zaman daha geçti, hayatımızdan! Bir ev satın aldık, o salonu geniş evden kendi evimize göçtük, salondaki çiçeklerle birlikte! Aynı salon olmasa da, ondan biraz ufak bir salonumuz vardı, çiçekleri o salona, güneş alan bir köşeye yerleştirdik.

İçlerinde, en güzeli de yaprakları hep yeşil olan, hiç sararıp solmayan, ağaca benzeyen bir salon bitkisi vardı; o bir başka güzellik katıyordu, diğer çiçeklere!

O çiçeği de, çalıştığım kurumdan emekli olduğumda yanımda getirmiştim. Zaten emekli olduğumda, kurumdan yanıma bir tek onu almıştım… Yani, bana kurumu hatırlatan tek hatıra oydu. Onun da, bendeki hatırası çok ilginçtir; kurumun hizmetlisi Arzu Hanım’ın, kuruması için balkona attığı; nedenini sorduğumda, çiçek sevmediğini söylerdi de, ne yalan söyleyeyim şaşırırdım. O bitkiyi, kurumuş vaziyette alıp ‘ben bunu yaşatacağım’ dediğim, o nedenle eve getirdiğim ve hakikaten yaşadığı, yaşadığında da köşemize renk kattığı o bitkiyle birlikte diğer çiçekleri bir anda yine eşim dağıtmaya karar verdi.

Ne olmuştu, anlayamadım. Baktım gidecek çiçekler, taşındığımız evin merdiven başına koyalım, dedim. Orası bir çiçek bahçesiydi zaten! Evi alırken, merdiven başındaki çiçekleri gördüğümde, hayran kaldığımı, itiraf edeyim.

Ben, sevmiştim ama eşim merdiven başındaki çiçekleri hiç sevmemişti. Bunları kaldırsalar, deyip duruyordu.

Her şey neyse de, o merdiven başındaki çiçeklere arkadaş oldu, bizim salon çiçekleri! Şimdi oradalar, birlikteler. Ev çiçeksiz kaldıysa da, yine de çiçeklerle merdiven başında her inişte, çıkışta karşılaşıyorum. Onlarla selamlaşıyorum, konuşuyorum. Onlarla her vedalaşırken, her defasında buruk ayrılıyorum. ‘O eski hâlimden eser yok şimdi’ şarkısını mırıldandıklarını duyar gibi oluyorum.

O güzelim salon çiçekleri hayatımızda yok artık! En azından, her merdivenden inip çıktığımda, gördüğüm o güzelim çiçekleri de, neredeyse bizim hanım kaldırtacak.

Ve sadece çocukluğumda yaşadıklarımla kalacak o salon çiçekleri.

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 2 yorum yapıldı.
    YAZARLAR