20 Eylül 2017 Çarşamba

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Şimdi Eşya Önemli, Ne Can, Ne de Canan Önemli

18 Ocak 2015 Pazar 12:19

Giderek tahammülsüzleşiyor insanlık.

Korkutuyor gidişat. Sinirler ayakta, sabırlar ayakaltında, feryat figan zulüm çığlıkları. Haksızlık naraları. Bir mutsuz, bir gamlı, bir öfkeli, bir bezgin, alabildiğine ümitsiz, olabildiğince hırslı. Belirsiz bir savaş içindeyiz sanki. Düşman yok belirli, herkes bir başına Don Kişot, etraf yel değirmenleri. Rüzgâra bağır, buluta say. Ota çöpe dalaş, eşi dostu kır.

 

Ben kıymetliyim, ben özelim, ben eşsizim. Eee, doğru dediklerin de, senin özel ve eşsiz oluşunu, hissettirecek birileri lazım. Yalnızlık ömür törpüsü, çayını yudumlarken, kahvenin kokusunu içine çekerken, bir çift göz arıyor yürek. Bırak dört dörtlük olmasın. Melek değiliz hiç birimiz. Kusurlarımız var, kusurlu dostlarımız olacak. Kusursuzu bulmaya değil, kusurları görmemeye talip olmalıyız. Her şeyimiz tastamam da huzurlar sıfırlanmış. Bir avuçla dolacak midelerimiz için, ömrümüzü tüketiyoruz.

 

Bir parça beze bürünecek bedenlerimizi rengârenk giysilerle süslemek için, zamanı öğütüyoruz. Anne diye ağlayan bebeklere, iyi gelecek hazırlamak için çalışan annelere, hüzünle bakıyorum. Neyin telaşındayız. Neyin savaşında. Yolun ne kadarını kat ettik, finişin ne kadar uzağındayız. Fazlasını görene kadar huzurluydu insan. Birinde görünce heveslenir, çabalar elde edince mutlu olurdu. Zaman, gördüklerimizi sınırsız hale getirdi. Mesafeleri kısaltıp, elde etmeyi kolaylaştırdı.

 

Her gün yeni ve yüksek hedeflerle istikameti şaştı insanın. Bir üst model. Yalnızca bu var, akıllarda. Önceden insanın kendi kıymetliydi. Kendini bir üst seviyeye taşımanın derdindeydi. Tekâmül. Uğraşa didine kemale ermeye çalışır, bu yolda insanlık çizgilerinin ötesine meleklerin üzerine sıçrardı. Şimdi, eşya önemli, ne can önemli, ne canan. Anne internete bağlanınca yavrusunu, evlat telefonu avuçlayınca ana babasını görmüyor.

 

Bir başına insafsızca hazırlanan zaman değirmenlerinde, ömürler un ufak öğütülüyor. Bazı paylaşımları görünce dehşete kapılıyor insan, evde kaç kişi yaşadığını bilmeyen gençten, çocuğunun hangi okulda olduğunu fark etmeyen babaya kadar. Zaman bir yana en acısı, içimizdeki ümidi tüketmesi. Sanal ortam denilen dipsiz bir kuyu. Sesin boşlukta, birçok sese karışıyor. Kendi yankısı, başka tınılar, ayakları yerden kesiliyor.

 

Çabucak kurulan muhabbetler, zahmetsiz sohbetler, saman alevi gibi geçip giden ilişkiler. İkram yok, sıkıntı yok. Göz gözü görmüyor, utanmak yok. Uçup gidiyorsun, rüyada gibi. Sonrası kırılmışlıklar gerçek, acılar gerçek. Kıymeti yok artık dostun da arkadaşında. Öyle çok var ki, canım acıyor yazıyorsun, etrafın hemen sarılıyor. Yine sanal, yine gölge insanlarla. Sonrası sıradan arabesk nidalar. Talihsizim bahtsızım. Kasap ta sıra bekleyip, cep telefonu alamaz insan.

 

Teknoloji reyonunu alt üst etsen, bir simit alıp açlığını bastıramazsın. Kendini ve ihtiyacını bilen, ruhuna düğüm üstüne düğüm atacağı sanal okyanuslarda sörf yapmaz. Kendimiz pişirirdik önceden, iyisini seçer, iyice temizler, özenerek hazırlardık. Zaman alırdı. Emek verirdik, karşılığında mutlu olurduk. Gidip hazır yiyoruz şimdi. Tadı olabilir ama muhabbeti yok. Herkes elindeki telefonda ayrı bir sosyal ağda, ne yediğini biliyorsun, ne de kiminle yediğini fark ediyorsun.

 

Reklam izlerken yemek yiyen bebek gibi, yarı bilinçle. Kendimiz örerdik, ilmek ilmek sevgiyle, özenle. Zaman verir, keyif alırdık. Başarmak, takdir görmek, mutlu ederdi. Şimdi renk renk seçeneklerden, giderek daha daha ucuzlayan, ruhsuz fabrika ürünlerinden alıyoruz. Bedenimiz ısınıyor belki ama yürekler tir tir titriyor. Kendimiz hissederdik önceden, kişiye has duygularla, inişli çıkışlı ruh halleriyle.

 

Dar geçitlerinde ruhlarımızın, başka başka sancılarıyla. Desenleri özel olurdu, kendimiz gibi. Sundukları benzemezdi kimseye, gönlümüz gibi onun ince tıkırtıları, gümbürtüleri gibi. Şimdi

başkalarının hissettiklerinin altına onay veriyor insanımız. Birileri oturup, karamsarlık mısraları diziyor, renkli resimli beziyor, insanımızda öylece beğeniyor.

Karamsarlık, ufkun kapılarını kilitler, acıtan sözler, karamsarlığı davet eder. Hep biz masum, hep biz mazlum, hep biz ezilmiş. Bir kere de güçlü, hoşgörülü, bağışlayıcı olalım. Zaman zaman yaşarız, yanılgıyı da yenilgiyi de. Ne karşıdakini zalim sayalım, ne bizi mazlum.

Hatadır olur, incitmemeye azmi olanın mendili kuru olur.

 

Affetmek erdem değildir sadece, insanın kazandığı en büyük ödüldür. Yüreği affettiği zaman, hissettiği duygu kadar besleyen çok az duygu vardır. Tamamen tazeler, güçlendirir. Nasıl demişti Mevlana,

“EDEP SAHİBİ, YEDİĞİ TOKADIN, SAHİBİNE BAKMAZ. SEBEBİNE BAKAR.”

 

Edep sahibi susar, kusurunu gönlünde arar, kendinde arar, bir daha yapmamak için çare arar, affettirmek için kendini yol arar. Edepsizde ben susturdum deyip, olduğu yerde sayar.

Muhabbet veya fedakârlık, takdir edilmek için yapılmaz, yüreklerimizi beslemek için yapılır. Kelebeğin ömrü gibi ömürlerimiz, kısacık. Ne kızmaya-kızdırmaya, ne kırmaya- kırılmaya yeter. Sev çünkü zaman yalnızca, severken ve acı çekerken uzar. Tercih bizim. Üstat özetliyor,

 

“SEN ÇOK SEV, ÇOK SEV DE, BIRAKIP GİDEN YAR UTANSIN...”

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 2 yorum yapıldı.
    YAZARLAR