23 Eylül 2017 Cumartesi

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Sus

12 Ocak 2016 Salı 16:25

Sus, sen sustukça, yağmurun dökülsün üstüme.

Sus, sen sustukça, açılsın yürek yaram...
Sus, sen sustukça, şeytan konuşsun kulağıma.
Sen sus, sadece sus ki vesveseler, kazısın ciğerime seni.
Sus, işine geliyorsa, gönlün çağlayanıma, sabır ediyorsa.
Sus, sus GÖNÜL, sus ki dünyada olduğumu bileyim.
Sus ki Cennet'i özleyeyim.
Sen sus, melekler söylüyor halini,
Sus yorulma, büyükler veriyor haberini...
Sus CAN PARÇAM, sus,
Ölümü özletiyor sessizliğin, belki bende susarım EBEDİ...
       
       Susmak, sesini içine hapsetmek. Dilini düğümleyip, damağına saklamak. Yüreğinin kubbesinde, ciğerlerin sökülecek kadar haykırıp, dışından çıt duyurmamak. Bazen kabalaşan birine, nezaketine olan saygından dilini yutarak, bazen edepsizliği çiçek açmış birine, edep örtüsüne sarılarak durmak. Bazen soyunur da ulu orta çirkefini karşındaki, ruhundan ar edip kendi içine sesini saklamak. Susmak, irade ile kendini sevdiğin halinde muhafaza etmek. Susmak, anlayana sopa gibidir. Susmak anlamını çözene, söylev gibidir. Susmak ruhunun direnç dengesidir.
   
       Sustu, heyecanla içeri girerken, hastalığının ne olduğunu öğrenecekti. Annesinin kanser mücadelesini yakından izlemiş, her aşamasında ayakta eriyişine şahit olmuş. Çaresizliği en derin haliyle yaşamış. Ölümü sıcacık hissetmişti. En acısı da kendisinde bu ihtimal çok yüksekti. Hastaneye gelince kendini iyi hissetmek için, ne kadar iyi niyet, hoş görü, neşe, coşku varsa dışına taşırır dengesini, moralini yüksek tutmayı hedeflerdi. O an sustu. Kapıdan girerken defalarca  girdiği odaya yine sevinçle girdi. Doktoru soğuk ve ruhsuz bir şekilde. Sen hastasın ben doktor, devletin bir memuru, samimi olmak gerekmez, rahatsız oluyorum dedi. Bakındı, ses vardı, ama insan yoktu. Koca bir koltuğa beyaz bir forma geçirilmiş, üzerine de steteskop bırakılmıştı. Sustu, o insanlarla konuşurdu, yüreği olan, o yürekte sevgiler taşıyan. Mimikleri olan ve o mimiklerle etrafına duygularını belli eden. Elleri olan, ellerinde sıcacık avuçlarla ümit dokunduran. Sustu, o insanlarla konuşurdu, gözleri olan, gözlerinden sevinç, haz, korku, huzur ışıkları dağılan. İnsanla konuşurdu, makamla, koltukla, formayla sınırlı kalan, heykellerle değil. 
    
       Sustu, tek kelime etmedi, dilini katladı, muhafaza kabına, damağına yerleştirdi. Söylendi ama içinden ağır ağır kelimeler seçerek. Kalıbına bakıp adam mı sandın diyordu, sonra o adam kelimesinin bile orada garip kaldığını fark ederek, alıyordu. Onca yıl bu dünyada yaşa, onca insanın en aciz hallerine dokun, onca zaman ömrünü insana hizmet ederek tüket de, insanlaşama. Nasip bu olsa gerek. Acize dokunan merhametini büyütür, yoksula yaklaşan şefkatini geliştirir. Hastaya şifa dağıtan, gücü verene, şifayı yaratana  yaklaşır...dı.  
    
       Ömür ne güzel öğretmen, baktığına ibret gözüyle bakana. Yıllar ne güzel servet, kendini ruhunu büyütene. Yaşının gereğini, hayatın tecrübelerini, ilminin bilgeliğini haline içirmiş olanlara. Gençleri affeder gönül, toyluk hepimiz yaptık. Kırdık, döktük, utandık, uslandık, akıllandık, daha çok yolumuz var, son nefese kadar kemalin derecesi. Ancak 60 ından sonra, yaşıtlarının çoğunun isimleri masalarında, kapılarında,  veya mühürlerinde değil de mezar taşlarında olanlara toyluk da, çiğlik de, cahillik de, hamlık da çok iğreti duruyor.
 
       Olmadı doktor, devletin memuru vardı orada evet. Diploma vardı, liyakat, yeterlilik, tecrübe belki de beceriklilik. Öylece duruyorlardı. Sade ve katışıksız. Ruh yoktu, insan yoktu. Dudakların doktor, gülümsemiyorsa sadakası verilmemiş demektir. Gözlerin umut saçmıyorsa, teşekkürü edilmemiştir. Sesin ısıtmıyorsa karşındaki üşüyen, korkan, acı çeken hastayı, gök gürültüsü gibidir. Bir an önce bitsin diye bakar karşınızdaki. Eziyete sabır etmek gibi. Yazıyorlarmış, birazda okuyun doktor. İnsanların yazdıklarını, ve insanlara yazılanları, kağıttan kalemden değil ama belli ki o tesir etmiyor size. Siz açın gözlerinizi, sıkın yüreğinizi de azıcık insandan okuyun, insanı, yüreği, ruhu, gönlü. 
  
       Korkmayın doktor, gülümsemek öldürücü değil. Neşeden öldü diye yazılmamıştır bir yere. Sevgi büyütür öğütmez. Kapının önündeki ARVEL'i düşünün. Sadece sevgi için orada, koltuğa, formaya, kapıda ismi yazılan odaya mecbur kılmadan varlığını. Ben ona da selam verip gülümsüyorum. Dişlerim dökülmedi, ellerim kirlenmedi, ne acı ki ona KÖPEK, size doktor diyorlar....
 
       Burada Datça da bu hastane de, adam gibi adam da yazdım, dost, efendi, insan da yazdım, ne var ki hepsinin babası yaşındaki birine bunları yazmak da varmış. Zaman işte şarabı kıymetlendirir, zeytini tatlandırır, armudu olgunlaştırır, insanı, tekrar ediyorum insanı sadece yüreği adam eder. O da her kişinin işi değil, er kişinin işidir. 
 
      Datça Devlet hastanesinde bir oda da yalnızca forma, steteskop, mühür var, içleri boş, insan bekliyor...    
* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya 1 yorum yapıldı.
    YAZARLAR