22 Eylül 2017 Cuma

Kadir YAVUZ / Ajans32

Taşı Toprağı Altın Şehir..

03 Ağustos 2011 Çarşamba 11:16

TAŞI TOPRAĞI ALTIN ŞEHİR… İSTANBUL!

 

Şu şehir için, taşı toprağı altın derlerdi… Hep öyle bildim, ben! Gençlik yıllarımla birlikte kendisine vardığım koca şehir İstanbul, altını nereye saklamıştı acaba kimse bulamıyordu.

 

Türk filmlerine sadece konu olan, taşı toprağı altın hikâyeleri; hep o filmlerde başladı ve sanki hep o filmlerde de bitti. Onlar buldular ama ben bulamadım hiç! Her gelişimde, toprağından ayırmadım gözümü ve bir de denizinden ve bir de insanlarından! Çok güzel bir şey tespit ettim… Yıllar yılı gidip geldiğim bu güzel şehirde! Dost canlısı insanlar gördüm, altından daha kıymetli! Onları ziyaret ettim, bazen kendilerinde kaldım; bazen uğradım geçtim, bazen onları uzun uzadıya dinledim. Bu şehrin insanlarıyla, altından çok daha önemli; gönül bağları kurdum. Onlarla beraber olduğum eski dostlarım olduğu gibi yeni dostlarımda oldu ve bunlardan biri de Onur kardeşim! Onur Ercan, bir şirketin satış temsilcisi ve makaleciyiz.biz sitesinin de sahibi… Gazeteci yazar. Müşterek yanımız var yani!   

 

Bir ay kadar önceydi, İstanbul’daydım. Bu defa Onur kardeşimin misafiri olarak vardım İstanbul’a! Bir hafta, bu tarih, kültür ve sanat abidesi şehri geceli gündüzlü dolaştım. Kâh kendisiyle birlikte, kâh yalnız başıma gezdim. Bazen yeni bir semtin kurulmuş olduğunu bazen de eski semtlerin aynı şekliyle yerinde durduğunu gözlemledim. Birine baktığımda eski İstanbul gözümde canlanırken diğerine baktığımda yeni bir Avrupa kenti karşıma dikiliyordu. Ben İstanbul’u çok seviyorum. En tığ delikanlı zamanımda, İstanbul’a ticarî maksatlarla gider, orda kalır; haftanın son günlerini de, İstanbul’u gezerek geçirirdim. O nedenle kendisine bir türlü doyamadığım bir şehir olarak anarım hep! Bu defaki gidişimde, gideceğimi bir şair dostumla paylaştığımda, bana aynen şöyle dedi: “Bende İstanbul’a gittim ama sizin kadar hayran olmadım, olamadım. Ne bileyim, yorucu bir şehir olarak geldi bana! Ben, bir şey anlamadım. Siz ne buldunuz, bu şehirde?” Dediğinde, şaşırmıştım.

 

Ara ara bir iki defa gittiğim fakat pek bir şey anlamadığım İstanbul’u gezişimi ve ardından onu anlatmayı bitiremeyişimi ve de ona doymayışımı söylesem abartmış olmam değil mi?

 

Bu nedenle doyasıya gezmeye çalıştım… Tabii ki, dost insan Onur Bey’in sayesinde! Bir akşam, Beykoz’a gittik. Yakın akrabam var, Beykoz’un sırtlarına dayadığı evinin balkonunda köfte ve balık ekmek keyfi yaşattı bize! Geceyi geçmiş, ertesi güne sarkan saatlerin zaman dilimleri arasında hâlâ sohbet ediyorduk. Uzakta olsa denizden gelen hava mest etmişti bizi! Kalkmak mı? İnsanın en son aklına gelecek şeydi, kalkmak!  

 

Bir akşam, Edirnekapı’da oturan dostum İhsan Bey’i ziyarete gittik. Misafiri olduk.

Bir akşam, yeğenim Ferhat’ı Büyükçekmece’de ziyaret ettik. Sahilde bir yerde dürüm yedik. Orası da öyle bırakılmayacak yerlerden biriydi. Gece yarısı, sahilde bir mahşeri kalabalık… Sanki, İstanbul oraya taşınmış. Sahilde, iğne atsan yere düşmeyecek gibi bir kalabalık vardı. Zaman dolmuş, ayrılık zili çalmıştı. Yeğenimin elinden gelse bizi bırakmayacak ama “Gitmemiz gerekiyor!” diyerek müsaade aldık… Vedalaştık. Deniz, erken ayrılmamıza dayanamamıştı… Küskün gibiydi. 

 

Gündüzleri, ayrı bir programla dost ve arkadaşları kendi kendime dolaşmaya çalıştım. Bir gün, Şişli’ye gittim. Liseyi bitirdiğim ve yıllarca beraber olduğumuz zamanın dava arkadaşları olarak birlikte yaşadıklarımızı yâd etmek, çalışmalarıma destek olmalarını sağlamak amacıyla gittiğim birinden; hayatımın dersini aldım, o gün tam şişerek döndüm, Onur Bey’in ofisine! Geçen o insanla ve daha niceleriyle olan birlikteliğimdeki bazı yaptıklarımı ve şimdi gördüğüm ilgisizliği söylediğimde, bana Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Hak şerleri hayr eyler” şiirinden bir dörtlük okudu. Hakikaten doğru dedim. Ben, neden bu kadar hassasım bilmem ki? Hemen her şeyde kırılıyorum, üzülüyorum… Kolay kolay verilen sözü unutmuyorum. Atmalıyım bu kalıplaşmış şeyleri… Bir dönüşüm olmalı… Bir hedefim olmalı! Bende, İstanbul’da bunları ertesi günü, kendisine gittiğim ve Beyoğlu’nda görüştüğümüz çok sevdiğim bir dostumla paylaştığımda keşfettim. Hem Beyoğlu’nu, Taksim’i doyasıya gezdik ve hem de, kendisinden ayrılırken fıkra gibi bir şeyi yaşadık.

 

Önce müsaadenizle aramızda geçen konuşmaları bir anlatayım… Arkadaşımın saf ve temizce söylediği bir itiraf veya bir telkin, yok yok içten bir iltifat gibi sözleri beni koca koca dağların yüksekliğine eriştirdi. Dağ olmalı derim. Niye, o saftır, o yüksektir, o yüksekliktir… O mevki birileri tarafından verilmeyen, onurunuz sayesinde hak ederek aldığınız dereceli bir mevkidir… O mevki!

 

Evet, aramızda konuşurken aynen şöyle dedi: “Ben, şayet o kişinin sizi desteklediğini söylediğinizi sizden duysaydım; o an, size karşı olan güvenim ve en önemlisi de bakış açım değişirdi çünkü sizde gördüklerimin ve o nedenle değer verdiğim değerlerinden şüphe ederdim. Şimdi ki gibi karşılamazdım ve hatta görüşmezdim bile!”

 

Çok duygulanmıştım.

Ben o kişiye gitmemiş olsaydım, bir şeyleri yaşamamış olsaydım, bu dostumun bu güzel iltifatından mahrum kalacaktım. Esas değer vermen gereken insanların yerine değere layık olmayanlara verdiğin değer yüzünden, sonradan yaşadığınız üzücü olaylara takılıp kalıyorsunuz… Bu sizi üzüyor. Kırılıyorsunuz.

 

Gerçi beni hayata bağlayan ve hatta yazıya bağlayan en büyük şey, bu kırılma noktalarımdır. Yazı beni neticede hayata bağlayan bir köprü oluyor çok zaman!

 

Birine olan kırılganlığımı kolay kolay telafi edemezdim… Zamanla ona da alıştım. Hep kendisine bağlandığım, güvendiğim ve çok sevdiğim insanlardan darbe yiye yiye o duruma da alıştım sonunda! Şimdi, çok samimi olduğum fakat bir zaman sonra bir kopukluk yaşadığım ve kendisinden ayrıldığım insanın ardından zerre-i miktar üzülmüyorum. O nasıl bıraktıysa, bende o an onu orada bırakıyorum. Ama itiraf etmeliyim ki, ancak yeni öğrenebildim.

 

Geç saatlere kadar, o dostumla Beyoğlu’nda gezdik… Dolaştık. Beni Şirinevler otobüsüne bindirecekti. Otobüsün kalkış noktasını da öğrendi, emin adımlarla o yöne doğru giderken “Sen, şu Temel’le Dursun’un arkadaşlarını trenle yollayacakları fıkrayı biliyor musun?” Bende “Biliyorum” dedim. O an, benim bineceğim otobüsün hareket noktasında olduğunu gördü… Birden koşmaya başladı. Ben, o an koptum. Fıkra aklıma gelmişti, gülüyordum. Yolun ortasında kahkahayla gülüyorum. Arkasından seslendim “Ya hayırdır… Beni bıraktın gidiyorsun. Otobüse sen binecekmişsin gibi nasıl da koşuyorsun.”

 

Otobüse binmiştim… El sallıyor ve bir yandan da hâlâ gülüyordum.

Ertesi günü bir yakınım davet etti… İstemeye istemeye kabul ettim. Reddedemeyeceğim ama gönülden kırılmışlığım olan bir yakınım.

 

Beni, Şirinevlerden gelip aldılar. Cankurtaran’a indik. Sahile yakın bir restoranda yemek yedik. Oradan Beşiktaş, Yıldız Köşkü, Ortaköy, Bebek, Arnavutköy, Boğaz, İstinye Koyu, Harbiye ve Sarıyer’i akşamın geç saatlerine kadar gezdik, dolaştık.

 

Bir tarafta İstanbul’un denizi, bir tarafta İstanbul’un yeşili… O büyüleyici havada eridim… Bittim. Sıfırladım, dün yaşadığım olumsuzlukları ve şunu öğrendim “Geriye takılı kalmamayı!”

 

Bazen olumlu veya olumsuz yaşadıklarımı birileriyle paylaşırım. Onun bende takıntı olduğunu, bu vesileyle bırakmam gereğini öğrendim.

 

Yeni bir hayata bakmak! Yaşınız kaç olursa olsun… Geçmişle vakit geçirmeyin.

Hem size bir şey sorulduğunda “Zamanım olmadı… Vaktim Yoktu!” dersiniz, hem de o zamanların arasında; boşa zaman harcarsınız.

 

Bakın hâlâ yeni bir şey öğreniyorum… Yüzüme karşı “Size ayıracak vaktim yoktu” diyene karşı dayanıklılığı öğrendim.

 

İstanbul muydu, bütün bunları kazandıran? Sadece o değil belki, ama onun rolünü de inkâr edemem. Bu şehre, taşı toprağı altın dedikleri kadar var yani!

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR