22 Eylül 2017 Cuma

Kadir YAVUZ / Ajans32

Toplum Üzerine… -VI-

17 Kasım 2014 Pazartesi 00:20

O günden sonraki siyasi istikrarsızlıklar, askeri darbeler, ticaretimizi allak bullak etti. Çırpındım, durdum. Nice ticaret erbabı yok oldu, bir gece de batanlar, bir gece de çıkanlar. Boğaz Köprüsünden kendisini atanlar, işyerlerinde kendilerini asanlar yani intiharlar.

Oralar çok uzun, kısa geçiyorum. Yine de, kendi başımın çaresine baktım. Tek başıma uğraştım. Bir defa teşkilattan, teşkilatçılıktan çiğmiş, tiksinmiştim. Birçok yerden, birçok teklif aldım. Hepsiyle de, dost kalacak derecede görüşmelerim oldu. Hâlâ teklifler var. Ama bir yere katılmadım. Evimde, bir köşede bilgisayarım ve ben… Efendice yazıyorum.

Batının, 150 sene öncesinden başlayan milletimiz üzerindeki kültürel ve ahlaki bozulmadaki rolünde maalesef bizim aydınlarımızın da çok büyük destekleri olmuştur. Batı dünyası, birbirini yerken bizden yardım istediklerinde yardım etmişiz, onları birbirlerinin hışmından koruma adına, adeta sınır bekçiliği veya güvenlik görevliliği yapmışız. Batı, ya Roma, ya Bizans, ya Yunan, ya Hristiyan Avrupa, ya da Haçlı zihniyetiyle; İslam dünyasının, Selçuklunun, Osmanlı’nın karşısına çıktığında, önce kütüphanelerimize, sonra ırzımıza saldırmışlar. Şehirleri yerle bir etmişler, yakıp yıkmışlar. Bizi, kılıçla yatan kalkan, kelleci, cellat, kasap gibi dünyaya tanıtan Avrupa Haçlı zihniyeti; kendileri, kendi insanını birbirine vurdurup, krallarının önünde, zevkle aslana yem ettirirler, iki kişiyi birbiriyle dövüştürüp, sonra yenilenin kellesini krala hediye ettirirler, düşünen adamlarını ya zindana atmışlar, ya da aslana parçalattırmışlardır. Her çağırdıklarında sulhu sağlamışız, çeşme, han, hamam, çarşı, okul, ibadethane yapmışız, yani şehir kurmuşuz… Yine de, yaranamamışız.

Bizden olan ülkelerle, bizim kültürel bağlarımızı kopararak, onları bizden ayırdılar. Tabii, zayıf olduğumuz, hasta adam dedikleri zamanlar, bu dediklerimi yaptılar. Batı düşüncesi yokken, biz medeniyetimizi dünyaya yaymışız. Onlar boş durmadığından, bizi bir gün geçmişler. Batı, Batı diye bağıran aydınlarımız sayesinde batıya muhtaç olmuşuz. Aydınımız Batıdan, faydalanmış olsaydı gam yemezdim. Onu da becerememişiz.

İşte en az 150 yıl önce başlayan Batının kültür savaşına karşı kültürümü koruma adına ben, kalemim, düşüncelerimle bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ömrüm yettiğince düşüncelerimi yazacağım. Topluma faydalı olma adına yapıyorum bütün bunları! Hiç kimseden, hiçbir beklentim yok! Takdirde beklemiyorum… Tebrikte!

Durup düşünmüşümdür. Yani hemen karar vermem, oturur düşünürüm. Her giriştiğim işin öncesinde, mutlaka istişare etmişimdir; sonra kendime danışmışımdır, daha sonra da düşünüp taşınıp karara bağlamaya çalışmışımdır. Yaptığım her yanlışa kendim sahip çıktım. Hep kendimi suçladım. Bu da ağır değil mi? Bu yükün altından nasıl kalkılır? Bir şekilde ben kalkıyorum. Başımın çaresine bakıyorum. En azından yanlışta olsa kendi kararım, diyorum.

Kimsenin kaybettiklerimde bir hakkı yok! Kazancımda da öyle! Ama tek başına bir şeyleri yapmak zor! Birçok tek başına başarmış insan var… Onlar nasıl başardı, dersiniz?

Benim bir eksiğim var, diyorum. Ben, birçok şeyi pazarladım ama kendimi pazarlayamadım. Kendimi anlatamıyorum. Jelatin gibi şeylerle süsleyemedim. Allayıp, pullayamadım.

Burada Nasrettin Hoca’nın bir fıkrası aklıma geldi… Anlatıyorum.

Nasrettin Hoca, ineğini satmak için pazara götürmüş. Gelene, ineğinin hasta olduğunu, süt vermediğini, aksi olduğunu söylüyor. Hoca’yı dinleyen, sessizce oradan uzaklaşıyor. İneği almaktan vazgeçiyorlar. Yanında duran, Hoca’yı tanıyan biri, ‘Hoca’m, ne yapıyorsun sen? Böyle satamazsın sen ineği, bak bir beni izle’ diyor.

İneği yanına çekiyor ‘Bakın, şu cins ineğe… Günde iki defa süt veriyor hem de ne süt. Et derseniz, maşallahı var. Besili! Kaç lira verdiler de, vermedim, ihtiyacım olmasa kırk sene kalsa satmam’ diyor. Pazardaki herkes adamın başına üşüşür. İneği, birkaç saat sürmeden çok güzel bir fiyata da satar. Hoca, şaşkın! Adama diyor ki: ‘Benim ineğin ne kadar hüneri varmışta haberim yokmuş! Bilseydim bu kadar kıymetli, onu satmazdım!’

Ömrümün son çeyreğinde elime bir fırsat geçti… Düşünüyorum ve düşüncelerimi yazıyorum. Düşünmeden edemiyorum. Düşündüklerim ne yapıyor şu an? Bir dünya insan, şu satırları yazdığım, şu saat, sabaha az kala, sessizlik hâkim sokağa, çoğu uyuyor? Uyuyor mu acaba? Düşündükçe altından çıkamıyorum.

Uyumadan önceydi. Gecenin son haberleriydi. Bomba düşmüş toprağa! Parçalanmış duvarlar… Altından çıkan 3 yaşında bir çocuk! Kanlar süzülüyor başından! Açmasaydım ya, şu televizyonu, görmezdim şu akan kanı! Görmeden, duymadan yaşamak! Kör, sağır olmak.

Seçimler… Seçilenler, seçilemeyenler. Neticeye teslim olanlar, olmayanlar. Rıza gösterenler, göstermeyenler. Kimin için bunca gürültü, patırtı. Ne olacak? Bana faydası ne?

Dün bir yerdeyim. Bir kadını dinliyorum. Sevmiş evlenmişler. İki çocuğu var. Üstüne gül koklanmaz güzellikte! Kadın perişan, kocasını bir değil birkaç kadınla yakalamış. Ayrılmak istiyor. ‘Hayır, hayır! Sakın ayrılma. Dul olmak, o çocukları babasız büyütmek zor. Pişman olur, sabret döner yine sana, senin olur. Bir gün, senin üzerine gül kokladığına pişman olur.’ Diyor. Boşanmak niyetiyle gelmişti. Israr ediyordu. ‘Ayrılmak istiyorum, bırakmıyor’ diyordu. İkna oldu, başı önünde… Gidiyor.

Gecesi! Ne yaptı, o kadıncağız. Adam, belki bir başkasının koynunda… Gece sessiz. Gün tam tersi, onca taşıt, onca insan, onca bağıran, onca çağıran… Nereye gitti o sesler. Düşünmek istemiyorum.

Düşünmek isteyen sen değil miydin? Ne değiştirdi, kararını? Bir gecede ne değişti?

Haklılar, haksızlar… Haksızlıklar. Bırakmıyorlar peşimi.

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR