25 Eylül 2017 Pazartesi

Nagihan ÇELİK / Ajans32

Zaman Öğretir

12 Mart 2016 Cumartesi 16:42

Hocanın biri, vaaz vermek için bir kasabaya gider. Öğle namazından sonra kürsüye çıkar. Fakat cemaatin hepsi camiden çıkar, sadece bir seyis kalır. Vaaz verip vermeme konusunda düşünen hoca, sonunda seyise sorar: "Buradaki tek kişi sensin. Ne yapayım, vaaz vereyim mi?"

Seyis cevap verir: "Hoca, ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim"
Bu sözlere hak veren hoca vaaza başlar. İki saatin üzerinde konuşur durur, vaazdan sonra sorar:
"Vaazım nasıl buldun?"
Seyis cevap verir: "Hoca, sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de, eğer ahıra gelip biri dışında bütün atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki bütün yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım" der.

 Zaman çok sağlam bir öğretmen, sadece akıp giden nehir muamelesi gösterirsek, bizi diz çöktürüp iyiden iyiye adam edene kadar eğer, büğer, öğretir. Hoyratça kullanılan beden nimetinin ders sürecidir hastalıklar. Ne zaman başımız ağrısa kafamıza gereksiz şeyleri takmama kararı alır, dişimiz sızlasa onu temiz tutmanın yollarına yöneliriz. Hayat bozkırında ömür atımız dörtnala koşarken elini yelelerine sabitlemiş seyistir zaman. O atı çatlatmadan sürebilmenin metotlarını eze eze öğretir bize.

 

Bir musibet bin nasihatten etkilidir, sözü birçok manaya açılabilir ancak vura vura anlatır ki bize, ya anlarsın hayatın tadını, kullanırsın yaşamışların tecrübelerini yahut ben sana yaşatırım başkalarına ibret olacak tecrübeyi. İkisi arasındadır kararlar, danışan yol alır, danışmayan şaşıp kalır. Etrafımıza alıcı gözle bakmayalı, büyüklerden gelen nasihatleri takmayalı, aklın ölçülerini umursamayalı ve ömrü savrulup giden bir hazine olduğunu unutarak harcayalı, dertler, kederler, felaketler üst üste gelir oldu.

 Bir bilinmez yerden kulaklarımıza HADİ deniyormuş gibi uyanır uyanmaz koşmaya başlıyoruz. Kim tutuyor kronometreyi, kim geriye sayıyor bilinmez. Kan ter içinde bir kısım insanlar. Bir elleriyle üç kişinin diğer elleriyle beş kişinin, işini, sorumluluğunu taşıyorlar. Ne can dayanır ne canan. Diğer tarafta ise, ellerini yıkayıp dişlerini fırçalamak kadar basit ve kişisel görevlerini bile yapmaya üşenen, kımıldamaya isteksiz, solucanlar gibi yumuşak, kemiksiz, etkisiz cansız canlar var. Oturanlar yayıldıkça, dolaşanlar biraz daha koşturuyor. Denge ne zaman ve nasıl bozuldu, bununla ne hedeflendi bilinmez ancak aşikar olan, algıları kapatılmış yeni nesil ve onlar gibi yaşayan orta kuşak kontrolleri bir noktadan yapılan bez bebekler gibi melul aciz yaşamakta.

 Sorumlulukların ihmal edildiği yerde sorunlar başlar. Tembellik, ahmaklığı, ahmaklık, basiretsizliği o ise esareti getirir. Toplumların savaş açmış düşman karşısında kilitlenme ve savunma mekanizmaları vardır ve gayri ihtiyari harekete geçer. İçgüdüsel bir dürtüdür. Huzur, sağlık, barış, özgürlük, hak, adalet, mutlu ve sevgi dolu toplumların ana maddeleridir. Toplum gök kubbe altında sükunetle yıldızları izler gibi yaşar bu nimetleri. Ne fiyatını bilir, ne vergisini verir ne tasasını hissedebilir. Devamlı sanır onları, hava gibi su gibi balığın denizdeki hoyratlığı gibi sınırsızca yaşar tadını çıkara çıkara.

 

Göğe yükselen her ağacın varlığı, toprağa bırakılacak tohuma muhtaç olduğu gibi gelecek nesillerin huzur ve refahı da bunların tarifsiz ölçüde kıymetli olduğunu hissettirmemizle, hissetmemizle, sahip çıkıp derdinde olmamızla mümkündür.

 Gün hile günü. Kaypak karaktersizler, kaygan zeminlerde, mevcut tüm sistemleri aynı anda çürütüp tek noktadan yönetilir hale getirmeye çalışıyorlar insanlığı. Bütün planlar bunun üzerine. Ellerimize tutuşturulan ve neredeyse yıllık askeri harcamalarımızla yarışan miktarlarda para harcadığımız hipnotize aletleri ile zamanı yok ettirip o zaman diliminde tepki ve algılarımızı da imha ediyorlar.

 Dünyanın bir çok yerinde  kanlı çatışmalar, çaresiz kadınlar, acı çeken çocuklar, sebepsiz can verenlerle kan kaybediyor insanlık. Bilgisayar ekranından ezberleyip alışmış ruhlar izlemeye bile vakit ayırmadan üzerinden geçiyorlar. Çok değil birkaç sene önce, bu gün zahmetli ve eziyetli günleri yaşayanlarda başka memleketlerin ölüm ve savaş haberlerine göz ucu ile bakıyorlardı. Onlarında dünya keyifleri içinde hedefleri, lüksleri, sebepleri vardı. Günümüz insanının uğraşları, eğlenceleri, kişisel zevkleri olduğu gibi.

 Göz yumduğumuz yalnızca nimetlerimiz değil. Elimizden kayıp giden benliklerimiz, kimliklerimiz, kişiliklerimiz. Fabrika ürünü robotlar değiliz, mekanizmamız ruh kaynaklı çalışıyor. Ruhlarımız, duygu harmanlarıyla besleniyor. Selfiler, paylaşımlar, beğeni ve yorumlardan ibaret değil hayat. Bu bir illüzyon. Gözümüze sürülen ışıltılı perde.

Bir an önce kendimize gelip silkinmeli, bu hile ve desiselere dur demeliyiz, yoksa haberlerde boynu bükük resimlerde, isimsiz anılan çaresizler olmamız acı bir ihtimaldir.

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR