25 Eylül 2017 Pazartesi

Gökhan TÜZÜN / Ajans32

“Hava Öyle Soğuktur ki Isıtmaz Seni O Tüfek”…

24 Ağustos 2015 Pazartesi 10:13

“HUDUT” nasıl bir yerdir biliyor musun?..

Yaşadığın yerden çok uzaklarda bir şehir vardır. Oradan seni bindirirler bir kamyona, bağırır komutanların, telâşe ye verirler ortalığı, aceleyle korkuyla binersin o kamyona, senin gibi yanında 40 kişi daha vardır nereye gideceğinden habersiz. İçinde bir korku hepsinde vardır ama söyleyemez garibim, ha bu arada o kamyon 25 kişiliktir ama 40 kişi bindirmişlerdir. Balık kasası istifi gibi sığdırmışlardır, kendini koyun sürüsü içinde kesimhaneye giden bir hayvan gibi hissedersin. O kamyonun her tarafı kapalıdır, en diptekiler nefes alamaz, gittiğin yerden habersiz yolculuk başlar.

Şehirden 40 km gidersin uzaklara, yaşam kaybolur aniden, şehirde gördüğün arabalar, insanlar yoktur artık, evlerin sayısı azalmıştır, bir süre sonra onlarda kaybolur, sadece ağaçlar kalır, toprak kalır geriye...

Korkulu gözlerle nereye gidiyorum diye düşünürsün. O an özlediğin insanlar gelir aklına ama daha çok erkendir, özlememeliyim dersin. Giderken yolda kamyon o kadar virajlı yollardan geçer ki için dışına çıkar, miden bulanır, söyleyemezsin. Hatta daha askerliğini yapamadan bu kamyon devrilecek yolda öleceğim dersin, sonra bir yerde kamyon durur. İndirirler seni, apar topar dizerler sıraya, gene yüksek sesli bir komutan bağırır sana, “Vatan” “Millet” “Sakarya”dan bahseder, eline bir tüfek vermişlerdir artık daha önce hiç görmediğin, dokunursun silahına, o senindir artık, kaybedersen yanarsın bitersin diye korkuturlar seni, ilk dokunduğunda öyle soğuktur ki o tüfek, acaba daha önce kimler tuttu diye düşünürsün o an, elinde beklersin dakikalarca o tüfekle, tüfek hala soğuktur ama ısınmaz, seni ısıtmaz hiçbir zaman..

Birden cipler gelir bulunduğun yere, o 40 kişiyi dağıtırlar 7’şerli 8’erli aceleyle, ciplerin arkası açıktır, 4’erli sıra ile sırt sırta oturursun senin gibi seçilmiş daha önce tanımadığın insanlarla. En azından o kamyon gibi değil diye sevinirsin, gideceğin yeri göreceksindir, geze geze, baka baka gideceğim diye düşünür, sevinirsin. Cipler hareket eder, 5 km sonra o asfalt yolda biter, tek tük görünen evler de bitmiştir, ağaçlar bile azalmıştır, sadece toprak bir yol ve toprak kalmıştır geriye..

Cip hala gitmektedir gene virajlı yollardan hızlı bir şekilde, arkadan çıkan toz o kadar fazladır ki, o temiz üniformana, nefesine, tüfeğine yağmaktadır, o kadar yorulursun ki nefes almaktan, artık bitse diye düşünürsün ama daha çok erkendir yine, soğuk tüfeğinle nereye gittiğinden habersiz arkanda bıraktığın yollara baka kalırsın, o kadar uzaktadır ki sevdiklerin, bir şey olsa buradan eve nasıl döneceğini düşünürsün. Geçecek zamanı düşündüğünde umutların azalmaya başlar..

O engebeli yollarda cipin seni sarsması öyle yormuştur ki oracıkta silahına kafanı dayayıp biraz uyuyayım dersin ama gideceğin yolları görmek istiyordun ya sarsıntılı yollar uyutmaz seni. Aniden cip yavaşlar, 1. vitese takar ve tırmanış başlar, yüksek bir tepeye doğru tırmanırsın, geldiğin yollar çok uzakta kalmıştır, neredeyse toprak yolda bir 20 km daha gelmişsindir, cip bir manevra ile karakola girer ve kapı kapanır.

Karakolun etrafı yüksek duvarlarla çevrilidir, onun üstü ise tellerle, sen ancak böyle bir yapıyı filmlerde, hapishane sahnelerinde görmüşsündür, apar topar inersin cipten, yine dizerler seni sıraya. O sırada diğer askerleri görürsün orada uzun zamandır bulunan, sana gülümseyerek bakarlar çömezler geldi diye ama yüzlerindeki hüznü, korkuyu, yorgunluğu fark edersin hemen, yüreğin sıkışır, kaçmak istersin ama geldiğin yer çok uzakta kalmıştır ve zaman daha çok erkendir yine..

Gösterirler yatacağın yeri, dolabını, koyarsın eşyalarını, sonra yaşayacağın yeri tanımak için çıkarsın dışarı, çıktığın kapı Vatanına bakmaktadır ama bulunduğun kapının tam arkası başkalarının vatanına bakmaktadır. Sen o kapıya bakan yoldan gelmişsindir, biliyorsundur artık o yolları, gerçi yolda kafan karışmıştır, geldiğin yolları unutmuşsundur ama diğer tarafı kendince merak edersin, “tehlike”, “ölüm” oradan gelecek ya..

Yavaş yavaş binanın arkasına geçersin meraklı ve korkulu gözlerle, görürsün diğerlerinin vatanını. Hudut neresi acaba diye merak edersin, ortada okulda haritalarda gösterilen kalın bir çizgi yoktur çünkü..

Bir tel görürsün çalıların arasında, bazı yerlerde o telin olmadığını da görürsün, arazi çok engebelidir, sonra bir sigara yakarsın içini sakinleştirmek için, bir ses bağırır sana, “orada sigara içme, vurulursun…” Nasıl yani? Sadece kafam görünüyor duvarın üstünde, oyunlardaki “headshot” aklına gelir, yere çömelirsin hemen, oysa ne güzel seyrediyordun biraz önce diğerlerinin vatanını. Çömelerek yürüye yürüye yine çıktığın kapıya geri dönersin, bakarsın ki herkes orada sigara içiyor ve seni bekliyorlar merakla hikâyeni dinlemek için. Birbirlerini dinlemekten sıkılmış Mehmetçik, seni merak ediyor, oysa sen canının derdindesin yeni geldin daha, acaba baskın oluyor mu karakola, ölme ihtimalimiz var mı, bütün beklediğin cevapların tersini söyler Mehmetçik, seni umutsuzluğuna gömer, sen bir sigara daha içersin, içinden ağlamak istersin ama saklanacak yer yoktur karakolda, gözyaşların içine akar karanlıkta yastığa başını koyduğunda..

İçinden bildiğin bütün duaları edersin ama vakit daha 5 dakika geçmiştir, oysa bildiğin bütün sureleri okumuşsundur, tekrar tekrar okurken dalarsın uykulara, sabah 5.30’ ta bir el uyandırır seni, daha gün ağarmamıştır ama giyinip kuşanıp yola koyulmuşsundur, karakoldan 2 km uzakta bir tepe daha vardır, oraya koyarlar seni, orada bir dürbün vardır, tehlike gelirse karakola haber vereceksin, arkadaşlarının canı ve “Vatan” sana emanet derler ve giderler.

Yapayalnız kalmışsındır artık bir arkadaşınla, arkadaşın tepede dürbünle bizim sınırı kontrol edecek, sende yerde hem onun, hem kendi canını sonra Vatanını koruyacaksın, korkuyla sımsıkı sarılırsın tüfeğine, tüfek yine soğuktur ısıtmaz seni, zaten dağın başındasın, içine 2 kat içlik 2 kat kazak, üniforma, parka, hücum yeleği, komando beresi, eldiven giymişsindir, geldiğin şehirde insanlar belki sıcaktan donla geziyorlardır ama o dağın tepesinde o elbiselerle sen yine üşürsün, hava öyle soğuktur ki ısıtmaz seni o tüfek..

Olduğun yerde devamlı dursan donacağını düşünürsün, ya da açık hedef konumundasın ya diğerlerinin vatanından bakıldığında. Hapishanedekilerin attığı voltalar gibi kendine gidip gelecek bir rota belirlersin ama çok uzaklaşamazsın, çünkü arkadaşın tepede görevini yapmaktadır, bir taşın arkasında bizim vatana doğru beklesem mi diye düşünürsün, hayatın garanti olur en azından, sonra arkadaşına bakarsın o tepede kabak gibi silahı yanında ama elinde dürbünü bakmaktadır, çaresizce dolanmaya devam edersin onun çevresinde, hem belli de olmaz bakarsın tehlike bizim taraftan gelir.

Casio marka f 91 saatine bakarsın, daha zaman 5 dakika geçmiştir. Gün yeni yeni ağarmaya başlar, bulutlar dikkatini çeker, istediğinde onlara dokunabileceğini fark edersin, ne kadar yüksekte olduğunu az çok tahmin etmişsindir, oksijen o kadar saftır ki orada, devamlı içine çeksen bayılacağını hissedersin, anneni, babanı, kardeşini, sevdiklerini düşünürsün, şu an ne yapıyorlardır acaba, annem uyanmıştır kesin, babam çayı demlemiştir, dayım uyuyordur hala, saatine bakarsın 5 dakika geçmemiştir hala… Biraz moralin bozulur, tamam “Vatan borcu” da geçmiyor zaman, oysaki derbi maçları seyrederken ilk yarı, ikinci yarı hemen bitiyor, herkes evine gidiyordu, oysa burada zaman geçmiyordu, ortada hiç bir hareket yok, kuş bile uçmuyor, o kadar yüksekte kuşun ne işi var, yaşam belirtisi rüzgârın sesi, bir de kendi sesimiz, sordum arkadaşıma “iyi misin” diye, “iyiyim” dedi, adı Umut’ tu ama sesinden anladım umutsuzluğunu…

İkimizde korkuyorduk, ödüm bokuma karıştı derler ya, o sözün ne demek olduğunu orada çok iyi anladım, geldiğimiz karakolu gördüm bulutların arasından, 40 kişi orayı bekliyor, 2 kişi de bizim tepeyi, bizim tepe çok önemliydi, biz düşersek, karakolda düşerdi, öyle demişti komutan, o 40 kişinin yüzlerini düşündüm, analarını babalarını kardeşlerini… Neden biz dedim kendi kendime, okullu olduğumuz için mi geldik buraya, yoksa 200 metre atışlarını vurduk diye mi, dışarıda yaptığım işle, şu an yaptığım işin ne alakası vardı, tüfeğime baktım, yorgundu, daha önce kaç kişi tutmuştu seni, ya da kaç kişinin elinden düşmüştün sen..

Orada yaptığımız tek şey, başkalarının vatanını seyretmekti, akşam olunca nöbetimiz bitecek, diğerleri gelecekti, gündüz o soğuğu gördükten sonra geceyi düşünmek bile istemedim, karakola yürüyerek döndük, yürürken basacağımız yerleri gün geçtikçe öğrendik, gündüz yaşam belirtisi olmayan yerde, günler mevsim dolayısıyla kısaldığı için dönüşlerimiz karanlığa kalıyordu, bulunduğumuz yerde çakalların, tilkilerin ve gemi gibi domuzların seslerini duyuyorduk, hepsine alıştık o sonsuz sessizliğin içinde..

Yürürken konuşmuyorduk, sigara bile içmiyorduk, elimiz tetikte içimizden okuya okuya geliyorduk, her günümüz aynıydı, artık ezberlemiştik güzergâhı ve her günde birbirimize söylediğimiz tek şey, ne olur bir şey olmasın, güneş doğsun, güneş batsın, karakola dönelim, kıdemli askerlerin dediği gibi, “Baba yatar, şafak atar”..

Bir gün döndüğümüzde bir ses bağırdı dışarıda, “Şafak doğan güneş” dedi, bir başkası “Ne fanta ne kola sadece yedigün.” Onların heyecanını görünce yüzümüz gülümsedi, bizde mutlu olduk, onları seyredince uzun zamandır gülmediğimi fark ettim ama gülümsemem bir süre sonra kendini hüzne bıraktı. Kendi şafak takvimim öyle demiyordu daha çok üstü çizilecek gün vardı ama biliyordum ki bir gün sıra bana da gelecek ve o gün gelene kadar ne olur anneme, babama, kardeşime ve sevdiklerime bir şey olmasın diye her an dua ettim.

Çocukken canın yanınca ya da sıkıştığında “Anne” dersin ya, kurtarıcını arar gözlerin. Oysaki bulunduğun yerde ne annen var ne de baban. Allah’a ne kadar yakın olduğunu gösteren bütün gerçekler vardı orada ve sana orada Allah’tan başka kimse yardım edemezdi…

Bir gece yarısı galiba saat 3 gibi kapıdaki nöbetçi kısık kısık fasılalı 3 düdük çaldı. Bu ne demekti biliyorduk. Bir kere çalsa düdüğü biri geliyor; iki kere çalsa araç geliyor ama 3 düdük alarm, "karakol tehlike altında, baskın var.” İşte o an da hemen yataktan kalkıp giyinmene bile fırsat yok. Hücum yeleğini silahını alıp, itfaiyecilerin filmlerde kaydığı borudan yerin altına inip daha önceden görevli olduğumuz mevziimize koşuyorduk telaş, endişe ve o büyük korkuyla…

Ortalık zifiri karanlık, hava buz gibi, karakolun bütün ışıkları kapanmış, endişeli uzun bekleyiş karakol komutanının mevzilere bağırması ile sona erdi. O an’a kadar tatbikat yaptığımızın farkında bile değildim. Gece yarısı bizim kapının önünde esas duruşta dizildik, düdüklerin çaldığı zaman ile mevzilere geçiş zamanımız arasındaki süre yüzümüze haykırıldı. O durum tatbikat değil de gerçek olsaydı hepimiz ölmüştük, o an havanın soğukluğundan değil de komutanımızın o buz gibi sesinden üşüdüm, “uyursanız ölürsünüz”…

Karakolda kapının yanındaki duvarda “Hudut namustur” “Yürek ve bilekle korunur” diye yazardı. Komutanımız “Hudutta askerlik yapmak herkese nasip olmaz” diye bağırır, bizi gaza getirirdi. Orada normal hayatta hiçbir zaman karşılaşamayacağım insanlarla yaşadım. Hepsinin hikâyelerini fırsat buldukça dinledim. Bazen gülümsedim, bazen üzüldüm ama ne olursa olsun, hayatım, ailem, Vatanım adına çok şey öğrendim.

Sabretmenin ve hayatımızda önemli olan şeyler ile küçük detayların önemini orada çok iyi öğrendiğime inanıyorum. Yaşadığım şeyleri unutacağımı düşündüm ama hiçbir zaman oraları unutmadım. Biliyorum ki orada şu an bekleyen birileri var ve her zaman Şanlı Bayrağımız orada dalgalanacak!..

Bütün bu düşüncelerimi neden yazdım bilmiyorum ama birileri tuttuğu takımın maçındaki resimleri sosyal medya üzerinden yayınlayıp, “Vatan, Millet, Sakarya” demeçleri yazarken, unutmayın ki siz şu an huzurlu ve mutlu yaşayın diye, binlerce Mehmetçik o karakollarda çok zor şartlarda nöbet tutuyor…

Şu an ekranlardaki haberler, mevcut iktidar, yapılan her türlü söylemler, eylemler sizleri mutlu etmeyebilir. Sizlere sadece askerliğini hudutta yapmış biri olarak sesleniyorum: “Mehmetler ölmesin.” Bu sorun nasıl çözülmesi gerekiyorsa çözülsün. Yeter ki bir sonuç alınsın. Her an ölüm korkusuyla “Vatan” beklenmiyor. Kimileri canını veriyor bu topraklara, kimileri de parayı basıp bedelini ödedim diyor.

Şehit cenazelerinde hepimizin canı acıyor. O ailelerin acılarıyla bende dâhil, siz ancak, empati kurup üzülebilirsiniz. Sadece ve sadece acı bir gün sizin kapınıza dayandığında, o insanların daha önce yaşamış olduğu gerçek acıyı, ancak o zaman hissedersiniz içinizde, iliklerinizde..

Sizler, ancak “Nefes Vatan Sağolsun” filmini izlediğinizde bu yazdıklarımı biraz anlarsınız yüreğinizde, tüyleriniz diken diken olur..

Ama unutmayın, bu hayatta hiçbir şey yaşanmadan ne hissedilir ne de öğrenilir!..

Selam ve Sevgilerimle,

Cevdet Gökhan TÜZÜN

 

* Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya ilk yorum yapan siz olun.
YAZARLAR